“Minerva’nın Baykuşu kanatlarını

ancak gün batarken açar.”[2]

Demokritos’un, “Hakikât uçurumun dibindedir,” uyarıları eşliğindeki bir günbatımında; Minerva’nın Baykuşu kanatlarını açmasını umarken; şimdi “İnsan(lık)”ı konuşmanın, kavramanın, tartışmanın, “çözümleme”nin tam zamanı.[3]

Antonio Gramsci’nin, “İnsan nedir? Nasıl cevap vermeli buna? Bunun tanımını insanın kendisinde, yani her bireyde bulabiliriz. Ama doğru mudur bu? Her bireyde her bireyin ne olduğu bulunur. Fakat bizi ilgilendiren her insanın ne olduğu değil, her insanın her an ne olmakta olduğudur,” perspektifi doğrultusunda gerçek insan olabilmek için “Hayır” diyebilme yetisi, belirleyici şarttır. Ancak bu her zaman böyle olmayabilir ve ol(a)mıyor da.

“Nasıl” mı?

William Shakespeare “İnsan ne müthiş bir yapıt” demiş. Bugün yaşasaydı ne derdi acaba?

İnsanların hiçbir şey öğrenecek vakitlerinin olmadığı “Tüketim Toplumu”nda her şey meta fetişizmi pazarlayıcılarının kastına maruz kalmışken; kötülerin her alanda hâkim olduğu bir dünyada yaşıyor olduğumuz bir “sır” değil, elbette…

Kolay mı? Kapitalist yabancılaşma labirenti, -tabir caiz ise- sıradan insanların en parlak zamanı; duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmanın çürüme kesiti.

Kapitalizmin yıkıcı sonuçlarıyla ona teslim olan kimileri pes etti; öfkelenmiyorlar, hiçbir şey yapmıyorlar. Tepki gösterme becerilerini, itiraz etme yeteneklerini kaybettiler.

İnsan(lık) ölüyor; sözünü ettiği can çekişmenin tanığı da bugünler.

Ancak insan(lar) hâlâ neler olduğundan bihaber; bunun bile farkında değiller. Çünkü kapitalist yabancılaşmanın insan(sızlığ)ı hiçbir şey feda etmeye yanaşmıyor. Oysa gerçek insan olmanın tek yolu fedakârlıktan, göze almaktan geçiyorken; bu gerçek unut(tur)uluyor. Dolayısıyla insan olmak/ ve kalmak duruşu da yok oluyor. Özetle artık sadece kapitalizmin köleleri var ve birileri paranın, diğerleri de parasızlığın kölesi durumundalar.

Söz konusu hâli José Saramago’nun“Aslında bizler okyanusun ortasında kalmış kazazedeler gibiyiz, ne yelkenimiz var ne pusulamız,”[4] diye betimlemesi ve Howard Zinn’ın, “Bütün dünya çürüyor. Su zehirli, hava kirlenmiş, siyaset çirkinleşmiş, toprağın bağırsakları dışarı uğramış, orman yağmalanmış, sahiller yok edilmiş, kasabalar yakılmış, insanların yaşamları mahvedilmiş,” vurgusu ekseninde kavra(t)makta yarar var!

Bu durumda yaşamayı sürdürmek sadece nefes almayı sürdürmek olacaktır; insan(lık) tanımının yapılmadığı yerde, diğer tanımlar değersizleşir.

O hâlde “İnsan(lık)” meselesini irdelerken; ilk kural, üretim tarzının her şeyi etkileyip biçimlendirdiğidir.

İnsan(lık)ın sahip olduğu bir şey varsa o da kendi -sınıfsal- tarihidir ve de “İnsanlık tarihi, sınıf çelişkisinden ibarettir,” altını çizdiği üzere Karl Marx’ın.

Evet ahlâkı/ etiği var eden de, yok sayan da insan(lar)dır. Ya da İnsan(lık)ın ilerlemesinin önündeki engel bazen yine insan(lık) iken; insan(lık) için en zor olan, her gün insan kalabilmektir. 

Çünkü “Namuslu bir insanım diye övünülür mü hiç? Herkes namuslu olmak zorunda değil midir?”[5] sorusuna rağmen insanda, insanlığın tüm hâlleri varken; “İnsan kendine özgü şekilde olağandışı bir yaratıktır. Ateşi keşfetti, şehirler inşa etti, muhteşem şiirler yazdı, dünyaya çeşitli yorumlar getirdi, mitolojik imgeler yarattı. Ama aynı zamanda hemcinslerine savaş açmaktan, çevresini yok etmek gibi yanılgılara düşmekten bir türlü vazgeçmedi,” der Umberto Eco.

Aslı sorulursa insan(lık)ın kendisiyle mücadelesi, en dehşetli, en uzlaşmaz olandır. Yani “İnsana her şeyden önce ‘insanlaşma’ eğitimi verilmeli,” diyen İoanna Kuçuradi sonuna dek haklıdır.

Burada durup altını çizmeli: Belirleyici olan görünen şey değil, insan(lık)la ilintili her şeyin iyice görülemeyip, öne çıkartılamamasıdır.

Özetle insan(lık) hayatını değiştirebilir. Yeter ki hayatının sadece ürün tüketmekten ve çöp üretmekten ibaret olmadığını kavrasın.

İş bu nedenle de insanlık için ne yapabileceğini kendine sorup, yanıtlamak zorunludur. İnsanların çoğu zamanlarını Godot’yu bekleyerek geçiriyorken; “İnsan uyudu mu her şeyi unutur!”[6] gerçeği karşımızda olsa da; “İnsan muamma, hayat girdap gibi,”[7] demek yerine; Sofokles’in, “Birçok kudretli şey vardır, fakat hiçbiri insan kadar kudretli değildir”; Nikola Tesla’nın, “İnsan imkânsızı başarabilir sözü yetersizdir çünkü insan imkânsızın da ötesine ulaşabilir!” sözleri öne çıkar(t)ılmalıdır her şeye karşın.

I. AYRIM: DURUM(UMUZ) VEYA “UYGARLIK KRİZİ”

“Durum(umuz) veya ‘Uygarlık Krizi’ mi?” dediniz!

Yanıt: Wolfgang Borchert’in,“Herkes birdenbire gerçeği söylemeye kalkışsaydı hâlimiz neye varırdı? Bugün gerçeğin birazını bile öğrenmek isteyen var mı?”[8] sorusunda iken; insan(lık), önemli bir kavşaktadır. Yollardan biri, çaresizliğe ve umutsuzlukla tükenişe, diğeri ise, olumsuzun olumsuzlanmasına çıkıyor...

Ekolojik felaketle geriye dönülmez bir noktaya doğru ilerlenirken; katastrofik başkalaşımlar gündem maddesi oluyor. Bunlara bir de insan(lık)ın dış koşulların gücüne itaat zorunluluğu eklenmeli.

İnsan(lık)ın başına gelenler, bildiklerinden çok bilmediklerinden kaynaklansa da, insanlar çoğu zaman bilgisiz yaşamın mahkûmlarıdır; kapitalist meta fetişizmi koşullarında insan onuru giderek istisnaileşmektedir.

Tıpkı Ludwig Andreas Feuerbach’ın, “Çağımız… İşaret edilenden çok işareti, hakikisinden çok sahtesini, gerçeklikten çok hayali, özden çok görünüşü yeğliyor”...

Eduardo Galeano’nun, “Şu uygar insan ne tuhaf! Hepsinin kollarında saatleri var ama hiçbirinin zamanı yok!” “Düğünlerin aşktan, cenazenin ölüden ve tapınağın tanrıdan daha önemsendiği değersiz, yavan bir çağda yaşıyoruz”...

Henry David Thoreau’nun, “İnsanlığın büyük bölümü, sessiz bir çaresizlik içinde yaşar”...

Albert Caraco’nun, “Dünya bir süre sonra yalnızca bir şantiye olacak. Burada, beyaz karıncalar gibi, milyarlarca kör, uğultunun ve leş kokusunun içinde otomatlar gibi didinip duracaktır soluksuz kalana dek”...

Oscar Wilde’ın, “Olabilecek en zevksiz, en yavan çağda yaşıyoruz. Uyku bile bize ihanet etti”...

Jacques Lacan’ın, “Bize gelince, korkulu bir şekilde konformist kalmaya indirgendik, herkesle aynı şeyi söylemediğimiz anda biraz delireceğimizden korkuyoruz”...[9]

Jean-Luc Godard’ın, “Para karşılığında yapmak istemediğimiz işlerde çalışmak zorunda olduğumuz bu dünyada hepimiz fahişeyiz”...

Karl Marx’ın, “Bu toplum, toplum değildir, Rousseau’nun dediği gibi, vahşi hayvanların yaşadığı bir çöldür”...[10]

Friedrich Engels’in, “İnsanlık tarihinin ortak noktası, çalışanların hep yoksul olması, çalışmayanların zenginleşmesidir”...

Fyodor Dostoyevski’nin, “Biz çift süren mandalar gibi çalışıyoruz, didiniyoruz, köpekler gibi açız, yoksuluz! Başkaları yan gelip yatıyor, çalışmıyor ama onlar zengin, biz fakiriz!” “Herkesi öldürüyoruz, sevgili dostum, kimini kurşunlarla, kimi sözlerle, kimini yaptıklarımızla, ve kimini de şimdiye kadar yapmadıklarımızla”...

Blaise Pascal’ın, “İnsanlar pek çok şeyi öğrenmişler; kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi... Fakat çok basit bir şeyi öğrenememişler insan gibi yaşamayı”...

Doris Lessing’in, “İnsanlar ölmüş ya da ölmek üzere olan bir toplumda yaşadıklarını biliyorlar. Duyguyu reddediyorlar, çünkü her duygunun ucunda eşya, para ve güç var”...

Aldous Huxley’in, “Hayatı başkasının telkinlerine itaat eden uyurgezerler gibi yaşarız”...

Frantz Fanon’un, “İçlerine ustalıkla korku, aşağılık kompleksi, ürperiş, boyun eğiş, umutsuzluk, uşaklık aşılanmış milyonlarca insandan söz ediyorum”...

Alexis Carrel’in, “Çağdaş insan zevke düşkün, korkak, şehvetli ve zorludur. Ne ahlâk, ne de estetik, anlayışı vardır”…

Paulo Coelho’nun, “Kimse kendisine şunu sormaz: Ben neden mutsuzum?”…[11]

Samuel Beckett’in, “Böyle bir dünyada insan gülmeye cesaret bile edemiyor artık. Sadece tebessüme imkân var”…

Ursula K. Le Guin’in, “Hangi aklı başında insan bu dünyada yaşar da delirmez ki?”…

Albert Einstein’ın, “Korkarım ki bir gün teknoloji, insan iletişiminin ve yakınlaşmasının önüne geçecek ve aptal bir nesil ortaya çıkacak,” ifadelerindeki üzere…

Bir de kimi verileri aktarayım!

‘Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) araştırmasına göre dünya nüfusunun yüzde 4.4’ü depresyondadır; depresyon 322 milyon insanda görülüyor. Her yirmi kişiden biri depresyon geçiriyor. 2015’te intihar ile ölenler yaklaşık 800 bin kişi. Küresel ölçekte bakıldığına 15-19 yaş aralığındaki gençler arasındaki ikinci büyük ölüm nedeni, intihardır![12]

‘Japonya Ulusal Polis Ajansı’ (Keisatsu-çô) 2023’de 1010’u öğrenci olmak üzere 21 bin 818 kişinin intihar ettiği açıkladı. İntihar sebepleri arasında sırayla sağlık sorunları, geçim maliyetleri ve çalışma koşulları ilk 3 sırada yer aldı![13]

20 yılda 20 ülkede/ beş kıtada yalnızlaşmaya yönelik iki milyon kişiyle yapılan araştırmanın sonuçlarına göre yalnızlaşma, erken ölümlerin yaklaşık yüzde 14’üne, yalnızlık duygusuna yol açan hastalıklarda ise ölümlerin yüzde 9’una yol açıyor. Aynı araştırma, yalnızlık duygusuyla insanın dış dünyayla iletişimini kestiği durumlarda, ölüm oranı yüzde 32, kalp damar hastalıklarında yüzde 34, kanserde ise yüzde 24![14]

Dünya nüfusu arttıkça, insan sayısı azalıyor; aslî soru(n), yerkürede çok fazla zengin ile yoksul insanın olmasıdır. İnsan(lık)ın ihtiyaçlarının kapitalist açgözlülük ile giderilebilmesinin mümkün olmadığı üzere.

Tekrarlamalıyım: Sömürücü üretim ilişkileri insan(lar)ın iyi olmasına imkân tanımıyorken; “Adaletsiz ayrımcılık zamanla daha iyi değil, daha kötü hâle gelir. Para parayı, fakirlik de fakirliği çeker.”[15]

O hâlde denilebilir ki yerkürede yaşayan herkes kapitalist zulmün, sömürünün mağduru.

Bu kapitalist “uygarlık”ın en önemli sorunu olsa da, Paul Eluard’ın şiirindeki gibi, “Başka bir dünya vardır; fakat o bu dünyadadır”!

I.1) “DAYATILAN”A BOYUN EĞMEMEK

Başka bir dünya için öncelikle “dayatılan”a boyun eğmemek “olmazsa olmaz”dır; insan(lık)ın bitimsiz hakikât arayışı ve “normal” denilen alışkanlıklar duyarsızlaştırıcılığından kurtulmaktır.

Bu yolda denemekten asla vazgeçmeden, “Hep denedin. Hep yenildin. Olsun. Yine yenil, daha güzel yenil,” demek gerek, Samuel Beckett gibi.

Çünkü kapitalizm yayıldıkça, yeryüzü daha da değersizleşiyor.

Tek bir şeçim kalmıştır geriye: Ya isyan ya da paranın tahakkümü.

Tahakküme teslim olanlar için hayatta kalmak artık paraya bağlıdır.

Kolay mı?

Yeryüzünü yağmalayan ve hayati olan her şeyi paraya çeviren burjuvalar, insan(lık)ı paraya endekslendikçe, her şeyi de paraya çevrilecek bir metaya dönüştüğü tabloda insan(lık) hayatta kalmak için emeğini satmak zorundadır, sattıkça yağmalanır ve yeryüzünün yağmalanmasına katkıda bulunur ki bu da, “Düşünmüyor ve davranmıyoruz, bunun yerine işaret ediyoruz,”[16] demektir!

Bu da insan(lık)ın, çok uzun zamandan beri parayla beslenen bir otomata dönüştüğünün altını çiziyor. Evet, evet kapitalizm koşullarında insan(lık) düşünmüyor, sadece paraya işaret ediyor ve boyun eğiyor.

Düşünün “Kaç kuşaktır insanlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar. Neden. Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için.”[17]

Çoğumuz ikinci el insanlar hâline geldik... Ve herhangi birisinin, “Düşünce nedir, düşünmek nedir,” sorusuna dahi yanıt veremez olduk.

Bir kere yanlış trene bindiysek; koridordan ters tarafa yürümenin hiç bir faydası yoktur; treni/ dayatılanı değiştirmek gerek. Malum cehennem gidilen bir yer değil, cehennem şu an içinde yaşadığımız yerdir!

I.2) KAPİTALİST VAHŞET

Cehennem, insan(lık)ın hiçlendiği kapitalist vahşettir.

İnsanları korkunç derecede mutsuz eden koşullara maruz bırakan, sonra da mutsuzluklarını gidermek için onlara ilaç satan bir toplumdur.

Kapitalist toplum ise bir insan fabrikasıdır. Tek tip üretim yapar.

Denilebilir ki o, düzensizlikten başka bir şey değildir; adaletsizdir, derme çatmadır, cinayet işlenir, açlıktan ölünür…

Kolay mı?

Mutlu gibi görünen mutsuzların coğrafyası kapitalizm, daha baştan itibaren insan artığı üretti ve üretmeye de devam ediyor; ona biat eden insanın beyni yıkanır; totaliter devletin kölesine dönüşüp, duyuları/ bilinci köreltilerek sürüleştirilir.

İnsan(lar)ı dilsizleştiren sömürü iktidarının varlığını sürdürmesi için insan(lık) köleliği vazgeçilemezdir ki, kapitalist sömürü ve mülksüzleşmenin öyküsü de, insanlık tarihine kandan ve ateşten harflerle yazılmıştır.

Kapitalizm sabahın erken saatlerinden geç saatlerine kadar kölece bir çalışma talep eder; bir kez olsun özgürce, insan gibi bir nefes almaya bile imkân yoktur.

Kapitalizm, daha baştan itibaren insan artığı üretti ve üretmeye de devam ediyor; insan(lık) para karşısında değerini kaybetti; cehennem gibi bir hayat içinde ölümle pençeleşiyor.

Dünyayı besleyecek yiyeceklerin çöpe atılıp, her gün yüzlerce insan(lık)ın açlıktan öldüğü kapitalist toplumda insanlar herhangi bir şeyi yapmaya değil, de almaya koşullandırıldı. Yaratacaklarına değil, satın alabileceklerine değer vermek üzere biçimlendirildi. 

“Nasıl”, “Neden” mi? Hızla sıralayalım…

“Kapitalizm; doğanın en büyük düşmanıdır. Kapitalizmde insan sevgisi yoktur. İnsanı mekanik bir böcek gibi görür. Kapitalizm vatan sevgisi, barış istemez. Yozlaşmış, çıkarcı, cahil, beynine tecavüz edilmiş uysal köleler ister.”

“Kapitalizm insan ile insan arasında kupkuru çıkar dışında, duygusuz ‘nakit ödeme’ dışında hiçbir bağ bırakmamıştır. Dindar esrikliğin kutsal ürpertilerini de, şövalyece ulvî heyecanları da bencil hesapçılığın buz gibi suyunda boğmuştur. Kişisel saygınlığı değişim değerine indirgemiş, özgürlüklerin tümünün yerine tek bir özgürlüğü, vicdansız ticaret özgürlüğünü koymuştur.”

“Kapitalizm, iki temel zenginlik kaynağını yok etme eğilimindedir Doğa ve insan.”

“Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor ve en sonunda insanlar yaşamın gerçek koşullarıyla ve diğer insanlarla ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanıyor. Modern burjuva toplumu, böylesine kudretli üretim ve mübadele araçlarının bir araya getirmiş olan bu toplum, yeraltı güçlerini kontrol edemez bir büyücüye benziyor.”

“Elimizdeki para, aynı zamanda bu para karşılığında satmış olduğumuz şeyleri de temsil eder.”

“Para, insanın işinin ve var oluşunun yabancılaşmış özüdür; bu öz ona hâkim olur ve ona tapar.”

“Şeylerin dünyasının değer kazanması ile insanların dünyasının değer kaybetmesi doğru orantılıdır,” der Karl Marx…

“Kapital iktidarda kaldıkça, değil yalnız toprak, değil yalnız insan emeği, değil yalnız insan kişiliği, değil yalnız vicdan, değil yalnız aşk, değil yalnız bilim, her şey, her şey kaçınılmaz olarak alınıp satılacaktır,” diye uyarır V. İ. Lenin…

“Kapitalistler, sığırı sıkıp mum yağı, insanı sıkıp para çıkartırlar,” vurgusuyla ekler Max Weber: “… ‘Sığırdan don yağı yaparlar, insandan da para.’ Bu ‘hırs felsefesi’, para sahibi saygıdeğer adamın ideali ve hepsinden önemlisi, bireyin kendi sermayesini genişletme eğiliminin düşüncesi olarak görülür. Aslında burada öngörülen bir yaşama tekniği değildir, özel bir ‘ahlâk’tır. Bu ahlâkın zedelenmesi, yalnızca aptallık olarak değil, ödevin unutulması olarak ele alınmaktadır ve bütün bunlar her şeyden önce nesnenin ‘Ne’liğine aittirler.”

“Çağımız için çalışma asrı deniliyor; oysa ki gerçekte acının, sefaletin ve kokuşmuşluğun çağıdır.” “Çalışma, kapitalist toplumda her türlü entelektüel soysuzlaşmanın, her türlü organik bozulmanın sebebidir,”[18] gerçeğinin altını çizer Paul Lafargue…

“Kölelik kaldırılmadı, sadece bütün renkleri kapsayacak biçimde genişletildi,” der Charles Bukowski…

“Önceleri emperyalizm ucuz ham madde, emek sömürüsü ve denetlenebilir bir dünya pazarı istiyordu. Bugünse hiçbir değeri olmayan bir insanlık istiyor,” saptamasının altını çizer John Berger…

Devamla: Alain Badiou, “Liberal kapitalizm, (…) vahşi, yıkıcı nihilizmin aracıdır”…

Noam Chomsky, “... ‘Kapitalizm’ denilen şey temel olarak (…) kültürel yaşam üzerinde geniş kontrol uygulayan muazzam ve sayılamayacak genişlikte kişisel tiranlıklardan kurulu bir toplu merkantilizm sistemidir,” derken ekler Eduardo Galeano da:

 “Sistem alçaklığı alkışlıyor, eğer başarılı olursa; başarısızlığa uğrarsa da onu cezalandırıyor. Çok çalanı ödüllendiriyor, az çalanı mahkûm ediyor. Barış çağrısı yapıyor, şiddet uyguluyor. Sana komşunu sevmeni vaaz ediyor ama aynı zamanda seni onu yiyerek hayatta kalmaya zorluyor.”[19]

Özetle bir değersizlik sistemi olarak[20] “Kapitalist toplumun egemenleri savaşlardan ve sömürüden vazgeçmeyecek. 2021’den 2023’e geçen üç yılda milyarderlerin serveti katlandı. İki milyara yakın insan daha da yoksullaştı.”[21]

Evet kapitalist uygarlık, bir “kötü sonsuz” (Hegel- schlechte Unendlichkeit) içinde, Trump’tan Modi’ye, Netanyahu-Gvir-Smotrich’e, Milei’ye, Wilders’e, Sunak’a Braverman’a daha nicelerine, yeni canavarlar üretiyor.

Hegel, “kötü sonsuzu”, büyümenin herhangi bir niteliksel değişim veya gelişim olmadan, yalnızca niceliksel, kendini tekrarlayan biçimler ürettiği bir durum olarak betimler; bu tür bir büyümenin canavarca olduğunu düşünür.

Çağımızda kötü sonsuzun adı kapitalizm. Kapitalizm büyüyerek küreselleşti, neo-liberalizm “her şeyi” metalaştırdı, sanat postmodernizm içinde geçmişi talan etmeye tutsak oldu, 1989 felâketi toplumda alternatif olasılığını öldürdü, böylece “gelecek” tasarımları iptal oldu. Bu sırada kapitalizm birbiri ardına krizler yaşıyor, biteviye kendi sınırlarına çarpıyordu; en son var oluş biçimi (birikim rejimi ve düzenleme sistemi) bir kriz içinde debeleniyor ama ne yeni bir emek süreci üzerinde yükselen yeni bir birikim rejimi şekilleniyor ne de yeni bir düzenleme sistemi. Onun yerine finansallaşma, spekülasyon, borçlanma, fiktif sermaye sürekli büyüyor.

Yaklaşık 100 triyon dolarlık dünya hasılasının üzerinde, finansal piyasaların toplam hacminin şimdilerde 1 katrilyon dolara ulaştığı tahmin ediliyor. Bu canavarlaşma, gelir dağılımı, servet kutuplaşması alanında müstehcen oranlar sergiliyor. Kapitalizmin, yaşam enerjisini, “artık-değer” üretme kapasitesini kaybetmekte olduğunu gösteren “Teknolojik gelişmelere karşın üretkenlik neden artmıyor” sorusuna bir cevap bulunamıyor. Kapitalizm, ütopya ve gelecek tasarımlarını iptal ederken “faşizmi” taşıyan canavarları yeniden üretiyor.[22]

Tüm bunlara karşın; “İnsanlar, dünyanın bir göktaşı çarpması sonucu yok olabileceğine kolayca inanıyor ama kapitalizmin yıkılabileceğini akıllarına dahi getirmiyorlar,” notunu düşmeden edemiyor Slavoj Zizek…

I.3) İNSAN(LIK) HÂL(LER)İ

Kapitalist insan(lık) hâl(ler)ine dair Karl Marx’ın, “Özel mülkiyetin egemen olduğu yerde, insanların ilişkisi ve kadın erkek ilişkisi bir ticarete dönüşür,” uyarısı ana mottodur…

Malum: Sarayda yaşayan başka, kulübede yaşayan başka düşünür; yani insan(lar) yaşadıkları gibi düşünüp/ davranırlar.

Bu gerçek her “insan”ın farklı bir ayna olduğunu da “es” geçmeyeceği gibi, “İnsanlar hep aynı değildir, saatler hep aynı değil,”[23] uyarısını da unut(tur)maz.

İlaveten: İnsan(lık)ın yaşadığı/ yarattığı kalıcı bir ders özelliği taşırken; insan(lık)ın nefsine hâkim olması da önemli ilkedir. Çünkü özgür iradenin zaferi burada yatar.

Bir şey daha: Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç bir canlı yokken; kapitalist yabancılaşmanın dengesini kaybettirdiği insan(lık)dan “normal” davranmasını beklemek de mümkün değildir.

Fyodor Dostoyevski’nin, “Hiç insan öldürmediği hâlde bir katilden daha cani insanlar gördüm, umudumuzu öldürenleri gördüm,” notunu düşerken; “İnsanları toptan sevmek, ahlâksızlıktır,” dediği tabloda hiçbir şey insan kadar yükselemez ve alçal(a)maz.

Özetle insan(lık)ın umuttan, değişim olasılığından yoksun bir varoluş içinde, kime güvenebileceğini bilemeden, adeta ‘1984’ romanındaki “prols” (proletarya) gibi yaşamaya başladığından söz edilen yerkürede George Orwell’in altını çizdiği bir resim oluştu…

‘1984” dünyasında, totaliter bir rejim, sürekli bir savaş ortamı egemendir. Totaliter rejime bakınca teknoloji kullanarak konutların içine, özel yaşama kadar “her şeyi gören bir göz” (big brother), bir “yeni-dil” (newspeak) ve söylem yoluyla, yeni teknolojilerin yardımıyla gerçekle yalan arasındaki farkı silebilen (doublethink), tarihi yeniden yazabilen, bireylerin kimliklerini yok edebilen, ağır duygusal, cinsel baskı uygulayan bir iktidar görüyoruz. Bu dünyanın sıradan insanları (prols), “gelecek” umudu olmayan karanlık bir varoluş içinde yaşaşamaktadır. Bugün, bu dünyanın birçok bileşenini, “kapitalist küreselleşmenin” dünyasında bulmak olanaklıdır…

Dijitalleşme, yeni teknolojik devrim olarak başlayan süreç içinde, bilgisayar, internet, uydu, cep telefonu/tablet teknolojisi, arama motorlarıyla, sosyal medya, ticaret-finans platformlarıyla birleşti. Bu karmaşıklığın ürettiği “büyük veriyi” yönetmek için geliştirilen algoritmalar “yapay zekâ” alanında beklenmedik sıçramalara yol açmaya başladı. Şimdi hepimiz bu bilişim ağları ve bunların tepesindeki kapitalist işletmeler, devletler tarafından kullanılan yaygın ve derin bir gözetim sistemine hem de gönüllü olarak bağlanmış durumdayız. “Big Brother” artık cebimizde…[24]

Nihayetinde insan(lar)ın çoğunun, yaşanmamış bir hayattan öldüğü durumda, insan(lık) ancak ne için yaşadığını bilirse yaşayabilir. Çünkü insan sadece olduğu değil, aynı zamanda olabileceği iken; insan(lık) için kalıcı bir şey yoktur, değişkenlikten öte… 

I.4) YABANCILAŞMA PARANTEZİ

Yabancılaşmanın sistematik olarak ilk tariflenişi Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in ‘Ruhun Fenomenolojisi’nde (1807), ruhun nesnellik boyutunda kendinden farklı bir şeye dönüşmesini açıklamak için Entrausserung (kendini dışsallaştırma) Entfremdung (yabancılaşma/uzaklaşma) ve Vergegenständlichung (nesne hâline getirme) kavramlarını kullanmasıyla olmuştur.[25]

Karl Marx’ın kavramsallaştırmasının kilit rol oynadığı yabancılaşma, en çok tartışılan konularındandır.

O, ‘1844 Elyazmaları’ndaki[26] “yabancılaşmış emek” kategorisiyle yabancılaşma sorununu felsefe din ve siyaset alanlarından meta üretiminin ekonomisine doğru genişletti.

Karl Marx’a göre, kapitalist toplumlarda insanlar arasındaki ilişkiler “kişiler arasındaki doğrudan toplumsal ilişkiler olarak değil… fakat kişiler arasındaki maddi ilişkiler ve şeyler arasındaki toplumsal ilişkiler olarak tezahür eder”ken; ‘Grundrisse’de ise Karl Marx kapitalizmi şöyle tanımlıyordu: “Üretim süreçleri ve üretimlerin genel mübadelesi olarak tüm bireyler için hayati bir şarta dönüşürken aynı zamanda bu karşılıklı ilişki üreticilere yabancı görünen, kendiliğinden bir şeye dönüşüyor. Mübadele değerinde kişiler arasındaki toplumsal bağlantı şeyler arasındaki toplumsal ilişkiye dönüşürken; kişisel kabiliyet de nesnel zenginliğe dönüşüyor.”[27]

Özetle Karl Marx, “Metalar dünyası büyüdükçe insanlar dünyası küçülür.” “İnsanın yabancılaşması kapitalist toplumun temel kötülüğü olarak ortaya çıktı,” dediği üzere, çok şey.

Artısı da var ve onlar da şöyle:

Jean Baudrillard’ın, “Alet yapan insan yaptığı aletin kölesine dönüştü”…

Nâzım Hikmet’in, “İnsandan çok eşyaya benziyorlardı”…[28]

Max Horkheimer’ın, “İnsanın eşya üzerinde iktidar kurma isteği ne kadar yoğun olursa, eşyanın onun üzerindeki tahakkümü de o kadar ağır olur”…

Guy Debord’un, “Gösteri, sürekli bir afyon savaşıdır; malları metalar ile, insanlara kabul ettirmeyi hedefler”…

Jean Paul Sartre’ın, “İrade ve seçim yapmayı insandan alırsak insanı insandan almış oluruz”…

Furuğ Ferruhzad’ın, “Su gibi kendi çukurunda kuruyabilir insan”…

Toparlarsak: İnsan(lık)ın ilk görevi kendi olabilmesi; bunun önündeki engel ise kapitalist yabancılaşmadır.

I.5) “TÜKETİM TOPLUMU”

Şimdilerin “Tüketim Dünyası”ndaki yabancılaşmaya ilişkin olarak Arthur Miller, “Bir zamanlar insanlar hayatlarından memnun değillerse devrim yaparlardı. Şimdi alışverişe çıkıyorlar. Tamamen bir hafıza kaybı dönemi yaşıyoruz,” derken ekliyor Maksim Gorki de: “Dünyanın gösterişli hâlleri, yapmacık çıkarcı insanları çekmiyor dikkatimi. Bana bir parça, yüreği güzel, samimi insan lazım.”

Kapitalizm insan(lık)ı her şeyi yiyen bir tüketiciye, daimi olarak tatminsiz bir varlığa dönüştürmek istiyor: “Satın alıyorum, o hâlde varım” misali!

Her şeyin alınıp satıldığı bir meta fetişizmi labirentindeyiz: “İnsanlar artık ihtiyaç duyduğu için tüketmiyor, tüketmeye ihtiyaç duyuyor.” “Tüketime tüm anlamını kazandıran saf ve basit tatmin değil, ödüllendirilmenin, kişisel dinginliğin sıcaklığıdır. Modern tüketiciler ilginin güneşinde bronzlaşırlar.”[29]

“Hızlanan küresel haz devrimi, yalnızca milyonlarca tüketim kölesi değil, aynı zamanda milyonlarca üretim kölesi de üretti.”[30]

“Artık eskimek, eşyanın kullanılmaz hâle gelmesiyle değil, moda, trend gibi kavramlarla ilgiliydi.”[31]

Özetle: Tüketim toplumu insan(lık)ı çok şey istese de; pek azına ihtiyacı var; ve bu nedenle insanın köleliği giderek arıyor. O gönüllü bir köleliktir, zincirlere ihtiyaç duymamakta ve hatta köleliğinden hoşlanıp, onunla gururlanmaktadır.

Böylelikle de kapitalist toplumun yabancılaştırdığı insan(lar), artıkl yalnızca fiyatı biliyor, insan(lık) değerini değil. Çünkü şişirilmiş tüketim miti, güvence ve doymuşluk yerine, endişe artışına neden olurken; yeterli olan artık asla yeterli ol(a)maz.

I.6) SAHTE “GİBİ”LER SÜRÜSÜ

Farkında mısınız? Sahtenin “gibi”ler dünyasında yalan insanlara öyle nüfuz etmiş ki, konuşurken bile “Doğruyu söylemek gerekirse,” denilmeden edilemiyor!

Sahtenin “gibi”ler dünyasına biat eden insan(lık) köleleşirken; özgürlüklerinden de yoksun kalır; “Hoş renklerle boyadılar iğrenç amaçlarını,” betimlemesindeki üzere William Shakespeare’in.

İnsan(lık)ın kendinden başka hiç kimse olmasına gereğin olmadığı çok açık; oysa kapitalizmde insan(lık) maskelerle yaşar. “İnsanların ikiyüzlü olması sizi hâlâ şaşırtabiliyorsa, iyi bir insansınız demektir,” diye eklediği üzere Thomas Stearns Eliot’un.

Evet herkesin biri gerçek, öteki de sahtesinden mürekkep iki hayatı var; “Üzüntüsü sahte olanın ağlaması gösterişli olur,” vurgusundaki üzere Lev Tolstoy’un.

Bunların böyle olması da sürüleştirilmenin kötülükler dünyasını karşımıza diker!

Howard Zinn’in, “Bizim problemimiz hapisler küçük hırsızlarla doluyken ve büyük hırsızlar ülkeyi yönetirken insanların itaatkârlığı,” betimlemesiyle malûl sürüleş(tiril)me;[32] insan(lık)ın büyük trajedisi olup, prangalı kölelikten daha kötü bir hâldir.

Putunu kendi yapıp, tapmak tablosunda en önemli şey; insan(lık) olmak ve kalabilmekten başka bir şey olamaz. Çünkü kuru kalabalığın (“çoğunluğun”!) gürültüleri yerine, davasına adamış insan(lar)a sahip olmak daha önemlidir[33] ve kapitalist kötülük ancak böylelikle cezalandırılabilir.

Kapitalist kötülük yüzünden yerküre çok acı çekiyor; ancak bunun nedeni egemenleri şiddeti olması yanında ezilenlerin sessizliğidir; “Kötülerin zulmü değil. Asıl iyilerini sessizliği korkutur insanı,” deyişindeki üzere Martin Luther King’in.

Bilinmelidir ki Fyodor Dostoyevski’nin, “Söylemesi ayıp, ama yapması ayıp değil, işte attığınız tohumlardan yetişen ahlâk!”[34] ifadesindeki üzere her kötülük, insan(lar)ı sınarken; zulme sessiz kalan, zulme uğrar. Buna karşı durmak insan(ın) olmak (ve kalkmak) zorunluluğudur.

O hâlde Pierre Beaumarcha’nın, “İnsan bir kez kötülükten korktu mu, korku denen kötülüğe düşmüş demektir,” uyarısına paralel olarak; “Kötüyü değil, kötülüğü yok etmeli. İyi insanlar ancak böyle çoğalır,” diye ekler Lev Nikolayeviç Tolstoy…

II. AYRIM: İNSAN NEDİR?

“İnsan nedir” mi? Gayet basit: İnsan(lık) Afrikalı ve balıktır yani Afrika çıkışlı ve denizden gelmedir. Ancak elbette bu kadar değil!

Öncelikle “Varlığını fark edip sorgulayan, varlığının sonlanacağını bilen ve daima bunun gölgesinde yaşayan tek canlı insandır.” Çünkü “Benim varlığım, benim derimin içinde olup biten bir şey değildir,” diyen Martin Heidegger haklıdır.

Henüz gerçekleştiremediklerinin toplamı olarak “İnsanın büyüklüğü karşı çıkışında yatar”ken;[35] “İnsan ancak toplum içinde bireye dönüşebilen bir hayvandır,” der Karl Marx…

İnsanı insan yapan, kendisini nasıl değiştirdiği ve kötülüklere karşı savaşmasıdır. İnsan olmak yarıştırmayandır, koşturmayandır, korkutmayandır, meydan okumayandır.

İnsan(lık)ın dünyası anlamlar evrenidir; belirsizliklerle, çelişkilerle, çılgınlıklarla, şaşkınlıklarla, mücadelelerle aranan kolektif bir serüvendir. Ve elbette her insan farklı bir kişidir. Bunun farkında olmak şartıyla.

Kolay mı?

Eduardo Galeano, “Herkes kendi ışığıyla ışıldar. Hiçbir alev öbürüne benzemez. Büyük alevler vardır, küçük alevler, her renkten alev. Kimi insanların alevi öyle durağandır ki rüzgârda bile dalgalanmaz kimi insanlarınsa havayı kıvılcıma boğan çılgın alevleri vardır,” derken; nihayetinde “İnsan bütün bildiklerine rağmen, bütün bildiklerine karşı her gün yeniden başlar”ken;[36] insan(lık) aklın sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye ulaşamaz.[37]

Louis Althusser’in, “İnsan tarihsel bir hayvandır”; Aristoteles’in, “İnsan politik ve düşünen bir hayvandır,” tanımlamasındaki üzere insan(lar), teori kuran, araç yapan, itiraz eden, değiştiren hayvan(lar)dır.

İnsan “manevi-entelektüel yaşama sahip olan” bir hayvan olarak aynı zamanda irade sahibi bir hayvandır ve irade de insana özgü psikolojik bir olgudur. İrade denilen şey, insanların belirli hedefler ve idealler peşinde koşarken sergiledikleri kendine hâkim olma, azim, direnç, cesaret ve kararlılığı ifade eder.

İnsanın eylemlerini kontrol edecek ve düzenleyecek iradesi olmaksızın; kendisine zorlukların üstesinden gelme, engelleri aşma ve kararlı bir biçimde ilerleme cesareti ve azmi verecek iradesi olmaksızın, hedeflerine ve ideallerine ulaşmaları çok zor olacaktır.

İrade ise insana faaliyetlerinde zorlukları ve engelleri aşma işlevini üstlenir. İnsan öznenin kendisinden gelen fiziki, fizyolojik ve psikolojik engelleri aşmasına ve dış nesnel ortamdan gelen zorlukları ve engelleri aşmasına katkıda bulunur.

İnsan yaptığı işe değer katarken; hayatının anlamı ona vermeyi seçtiği şeydir. İnsan olmak bir duruşa sahip olmaktır. İnsani davranış ise, “Alterius non sit, qui suus esse potest./ Kendisinin efendisi olan, başkasının kölesi olmaz,” vurgusuyla betimlenir. İnsan(lar)ı pohpohlamak, onları övmekten çok kolayken; eleştirinin insan(lar)ı güçlendirdiğini unutmamalı; insan(lık)ın kendini fethedebilmesi ise bir zaferdir.

Ayrıca bir diğer insanın utanılacak duruma düşmesini önlemek ve Anooshirvan Miandji’nin, “İçinizdeki çocuk yaşıyorsa, yaşlanmıyorsunuz demektir,” uyarısını da “es” geçmeden koşullar insan(lık)ı biçimlendirirken; bu koşulları insanca biçimlendirmek insan olmak (ve kalmak) zorunluluğunun getirisidir.

Tıpkı Sabahattin Ali’nin, “Biz istiyoruz ki, insanlar, kafalarındaki fikirlerinden dolayı değil bu yurdun yararına yahut zararına yaptıkları işlerden hesap versinler,” ifadesindeki sorumlulukla!

Görülüp, kavranmalı kapitalist kötülük karşısında her insan, yapmadığı, yapmaktan kaçındıklarından suçludur. Çünkü kendilerini başkalarının hayatı için feda etmeye hazır olmayan insan(lar)ın, insan(lık)ı tartışmalıyken; yürekten, inanarak, bilinçle yaptığını saklayıp, inkâr etmek insana özgü değildir, olmamalıdır. Malum meseleye ilişkin olarak, “Gölgesinde asla oturamayacağını bilerek ağaçlar diken bir insan, en azından yaşamın anlamını çözmeye başlamıştır,” diye ekler Rabindranath Tagore.

İnsan(lık), her şeyde gerçeği arama çabasıyken; aslî sorun insan(lar)ın “Ben buyum!” diyebilmeleri ya da diyememeleridir.

İnsan(lık)ın  baş düşmanı, kendi zayıflığı; insan(lık)ı insan yapan ise duruşudur. 

Altını ısrarla çizmek gerek: “Ne olmalıydı” hiç olmadı; “Ne olmalı” diye bir şey yok, sadece olması gereken için yaptıklarımız var. İnsan(lık) istenç, bilinç, özgür irade, vicdan, devrimci praksistir ya da hiç.[38] Malum: Bilinci olmayan, harekete geç(e)meyen insan(lar), başkaları tarafından biçimlendirilen bir macundur.

Sürüleştirilmiş, sıradan insan(lık) sömürücü “uygarlık”ın lanetiyken; insan olmanın hakkını veren tarihsel eylemin düşünceleri öldürülüp, yok edilemez. Sadece mücadele öyküsü olmayan insanlar ölüdür!

Görmüyor değilim! Sözünü ettiğim insan(lık) azınlıkta... Ancak anlam arayışı olarak, başkaldıran insan(lık), seçmesini ve yaratmasını bilendir. İnsan(lık)ın özü bilincine vardığı sınıfsal konumuyken; o, bilinçle olmayı hedeflediği şeydir. 

İnsanların yaşama mündemiç iddiaları yoksa yok olurlar. İnsan olmak zor zanaattır. Ancak bu yolda kaybetmeyi göze almadan insan olunamaz. Çünkü insan(lık), tarih içinde bir varlık değil, tarihin kendisidir. 

El özet: Ezberlerimizle değil, inceliklerimizle/ eleştirel bilincimizle insan oluruz. Düşünme, dayanma, hayal etme gücümüz ne kadarsa o kadar insanız.

Tıpkı Lev Nikolayeviç Tolstoy’un, “Bir insan acı duyuyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyuyorsa insandır.” “Başarısız insan yoktur, pes eden insan vardır”…

Sofokles’in, “Başkasına yararı dokunan insan en kusursuz insandır”…

Can Yücel’in, “Bilmelisin ki, duvarda asılı duran diplomalar insani insan yapmaya yetmez”…

Marlo Morgan’ın, “Kan ve kemik bütün insanlarda bulunur. Farklı olan yürek ve niyettir”…

George Gurdjieff’in, “Herkes bir amaca sahip olmalı. Eğer bir amacınız yoksa, siz insan değilsiniz”…

Robin Sharma’nın, “Kendi ifadesi olmayan bir insan kişisel özgürlüğü olmayan bir insandır”…

William Saroyan’ın, “Farklı olmak, insan olmanın getirdiği cazibeden başka bir şey değildir. Bir halkı insanlaştıran, gelişmesini, sürekliliğini sağlayan şey de nihayetinde içinde barındırdığı o kendine has özelliktir”…[39]

Aristophanes’in, “Akıllı insanlar düşmanlarından birçok şey öğrenebilirler”…

Anooshirvan Miandji’nin, “Fırtınaya karşı koyan ağacın köküdür. Bu yüzden insan için derinleşmek, yükselmekten önce gelir,” sözlerindeki gibi…

Toparlarsak: İnsan(lık)ın bireysel çıkarı için kişiliğini kaybetmeyi göze aldığı kapitalizm koşullarında insan olmak (ve kalmak)” kimilerine “nafile” gibi görünse de, sormadan geçmeyelim: Her şeyin parasal bir değerinin olduğunu “düşünenler”, örneğin sevgiye, insanlık onuruna fiyat mı biçiyorlar?

Sevgi ve onur satılık olabilir mi? Elbette ol(a)maz!

Jack London’un, “Toz olmaktansa kül olurum daha iyi! Kıvılcımın kuru çürüme ile boğulmasındansa parlak bir alevde sönmesini tercih ederim. Uykulu ve kalıcı bir gezegen olmaktansa muhteşem bir meteor olmayı tercih ederim, her atomum muhteşem parıltıda, her atomum.

İnsanın işlevi yaşamaktır, var olmak değil… Hayat kısa ve keşfetmek, öğrenmek, deneyimlemek ve yaratmak için kısa bir vaktimiz var. O zamanı en iyi şekilde değerlendirelim ve gece gökyüzünde meteorlar gibi ışıl ışıl yanalım, arkamızda bizden sonra gelenler için bir ışık ve ilham izi bırakarak,”[40] betimlemesindeki üzere![41]

III. AYRIM: KORKU VE ÖLÜME KARŞI; HAYAL, VİCDAN, SEVDA, SORUMLULUK

O hâlde korku ve ölüme karşı; hayal, vicdan, sevda, sorumluluk insanı var edecekken; korkuya boyun eğmenin insanı kötürümleştirdiğini unutulmamalıyız; “İnsanlar korktuklarında, daha tehlikeli türler ortaya çıkmaya eğilimlidir,” ifadesindeki üzere Noam Chomsky’nin.

Malum: İnsan korkusuz doğar. Korku, düzenin zoruyla “öğretilir”. İnsan(lık)ı acımasız kılan korku insanı işe yaramaz hâle getirir. İnsan(lık)ın en eski ve en güçlü duygusu, ölümden daha fazla insan öldüren korkudur. 

İnsan(lık) boyuna eğdi mi iflah olmaz bir hastalığa kapılmış olsa da, insan(lık)ın yapabileceği en büyük keşif, yapmaktan korktuğu şeyi yapabildiğini görmekten geçer.

Çünkü korkunun egemen olduğu yerlerde, insan(lık)ı felç eden travmalar tekrarlanır. Korku kültürü itaat etme ve cezalandırma üzerine kurulu olduğu için tek tek bireylerde bu iki özellik bir norm hâline gelir. Durmadan itaat beklenir, yoksa cezası verilir ve bu da doğal bir şeymiş gibi yaşanır, dayatılır. Ahlâki değerler de, hayatta kalmaya programlanmış insanların adaptasyon becerileriyle uyumlu hâle gelir. Korku, kamusal alandaki sosyal yaşamı azaltıp boğar. Tecrit edilmiş insan(lık) sürüleştirir.

Özetle korku değişimin/ ilerlemenin önündeki engeldir; Horatius, “Korkularına boyun eğen, özgürlüğüne sırt çevirir”; Friedrich Schiller, “Kimseden korkmayan insan, herkesi korkutan insan kadar kuvvetlidir,” derler.

Böylesi bilinçli bir duruş, aynı zamanda insan(lık)a özgü olması gereken vicdandır.

Bilinmelidir ki, insan(lık) vicdanı ötekinin acıları karşısında taş kesilmişse, yani Herakleitos’un, “Gözler ve kulaklar, onların dilinden anlayacak vicdanda olmayan insanlar için, kötü tanıklardır,” ifadesindeki üzere her şey bitmiştir.

Vicdan ikiyüzlülüğün en büyük düşmanıyken; vicdan olmadan bilgi sahibi olmak, eyleme geçmek tehlikelidir. William Shakespeare’in, “Pırlantaların en değerlisini içimde taşıyorum, o da vicdanımdır,” notunu düştüğü duruş insani bir meleke veya aklın sesi olarak tanımlanır.

Vicdan kavramı sözlüklerde: “Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlâk değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç,” diye tanımlanır.

Ahlâk felsefesinde “vicdan”; kişinin kendi niyeti veya davranışları hakkında kendi ahlâki değerlerini temel alarak yaptıklarını veya yapacaklarını ölçüp biçtiği bir kişilik özelliğidir.

Vicdanın tüm güdülenmeler üzerinde mutlak bir otoritesi olduğunu söyleyen Joseph Butler, vicdanı, yüreğin olaylara yönelmiş algısı olarak tanımlamıştı.

“İnsanın hayatla olan saf ilişkisi…” “Sessiz mahkemenin tek yargıcı…” “İçimizin adalet terazisi…” “Bireyin iç dünyası ile dışarıdan kendisine sunulan dünya arasında kurduğu denge…” deyişleriyle de tanımlanan vicdan… insan da insansallığın sınırını tayin eden; bireyde var olan doğru ve yanlış duygusudur aynı zamanda.

Tıpkı Vincent Van Gogh’un, “Vicdan, insanın pusulasıdır”…

Leo Huberman’ın, “Bir insan dünyayı kazansa neye yarar vicdanını kaybettikten sonra?”…

Friedrich Nietzsche’nin, “Vicdani suskun olan insanın, düşmandan farkı yoktur”…

Jacques Ranciere’nin, “İnsan otoritenin değil, vicdanının sesini dinlemelidir”…

Paracelsus’un, “Vicdani algının gücünden yoksun insanlar, dıştan görülmeyen hiçbir şeyi fark edemezler,” ifadelerindeki gibi…

Evet, evet vicdansızlık bir tür yok oluştur. Bununla bağıntılı olarak ölüm korkusunu aşmadıkça insan için özgürlük yoktur; “İnsanın içi zaten ölüyse, fikirler boştur; pisliği, korkuyu, gözyaşlarını, çığlıkları, işkenceyi ve kendi ölümünden, kendi boşluğundan utancı yaymaktan başka bir şey yapmaz,” vurgusundaki üzere Raoul Vaneigem’ın.

Malum üzere; bazıları vardır hemen ölür, bazıları ise yirmi yıl önce, bazıları daha doğmadan ölmüşlerdir. Tabiri caiz ise çoğu insan yirmi yaşında ölür; ama seksen yaşında gömülür. Yani vicdanları, idealleri, ütopyaları olmayanlar ölü birer bedendir; “İnsanların çoğu, yaşanmamış bir hayattan ölüyor,” betimlemesindeki üzere Rainer Maria Rilke’nin…[42]

Vicdanlı, korkusuz insan ölümü nasıl karşılayacağına karar vermeli ve “Olması gereken yolunda insan hayatının önemi nedir ki?” diyebilmelidir. Kaldı ki özgür insan(lık)ın, ölümden daha az düşündüğü bir şey yoktur; aslolan, ölüme değil yaşama kafa yormaktır;[43] “Ölüm diye bir şey yok. Sadece ölüm korkusu var. Bu dehşetli bir korkudur. Bazen insanlara yapmaması gereken şeyleri yaptırır. Ölümden korkmamayı başarsaydık her şey ne kadar farklı olurdu,” ifadesindeki gibi Andrey Tarkovski’nin…

Hayatı sahiplenen insan, ölümüne de sahip çıkmalıdır. İnsan olabilenin ölümsüzlüğünden asla şüphe duymamalıdır. Çünkü insan(lar) küçüldükçe, ölüm büyür; insanlar mücadeleleriyle özgürleştikçe ölümsüzleşir.

Şüphe yok korkuya teslim olmayan vicdan için Elie Wiesel’in, “Hayata güvenin, bin kez güvenin. Umutsuzluğunuzu kovun. Böylece ölümü de kendinizden uzaklaştırmış olacaksınız”; Sokrates’in, “İnsanın kendisi akılsız ve korkak olmadıktan sonra, ölümün kendisi korkunç değildir. Korkunç olan, haksızlıktır,” yol gösteren pusuladır.[44]

Şimdi hepimizin sorumluluğuna sahip çıkan hayallere, sevdalara ihtiyacı var.

“İnsanların daha iyi bir dünyaya ilişkin herhangi bir idealleri yoksa, bu bir şeyleri yitirmiş oldukları anlamına gelir”ken;[45] “İnsan, uçarak dünyanın uzağındaki gezegenlere de gitse, gerçekte kendi içindeki kanatları keşfedemediği için sürünmeyi sürdürecektir.”[46]

Kanatlarını keşfetmiş ahlâklı duruş, diğer insanlara karşı sorumlu davranmakken; sorumluluğunu yüklenmeyenler olup-biteni umursamazlar; ölünceye dek insanın vazgeçemeyeceği sorumluluklarımızın olmasına rağmen.

Şuna şüphe yok; “Etik açıdan bakıldığında hiç kimse kendisinin yalnızca bir birey olduğu ve dünyanın kaderinin kendisine bağlı olmadığı bahanesiyle sorumluluktan kaçamaz,” diyen Gyorgy Lukacs sonuna dek haklıyken ekler Zygmunt Bauman da: “Başka insanlarda insanlığı öldürerek hayatta kalmaya çalışan kişi, kendi insanlığının ölümünden sonra hayatta kalmış demektir.” 

Sorumluluktan kaçan insan(lar) var oluşun sorumluluklarına sırt dönen bencil(ler)ken görmezden geldikleri Anton Çehov’un, “Başkalarının yalanlarını dinlemek ve bu yalanları yutmuş göründüğün için seni aptal bellemelerine göz yummak, alçalmayı sineye çekmek; dürüst, özgür insanların yanında olduğunu açık açık söyleyememek, üstelik yalan söylemek zorunda kalmak, gülümsemek. Hayır, hayır, beş para bile değeri olmayan bir lokma ekmek, bir sıcak köşe, bir mevki için çekilmez bütün bunlar. Böyle bir dünyada yaşanmaz!” satırlarındaki yakıcı gerçektir.

Bu da insan(lık)ın var oluşuna mündemiç bir soru(n)dur; Jean-Paul Sartre’ın, “Var oluşun anlamsızlığını tanımak, bizi kendi anlamlarımızı yaratma sorumluluğuna sahip olduğumuzu fark etmeye zorlar”; Louis Ferdinand Celine’in, “Var oluşun neden olduğu en büyük yorgunluk belki de insanın yirmi yıl, kırk yıl boyunca, hatta daha bile uzun süre, aklı başında kalmak için harcadığı o olağanüstü çabadır, basitçe, derinden kendi, yani tiksindirici, dehşetengiz, saçma olmamak uğruna,”[47] satırlarındaki gibi.

Yeri geldi, bir kere daha vurgulayalım: İnsan(lık)ın dünyada başvurduğu en umutsuz, en aptalca iş sorumluluktan kaçmaya çabalamasıdır. Çünkü sorumluluktan kaçması, insan(lık)ın kendine, topluma karşı işlediği bir suçtur ve ölümlü insan(lık)a yakışan sorumluluklarına sahip çıkarak, dünyaya ölümsüz şeyler bırakıp gitmektir.

Böylesine davranabilmek ise, sevdasız, hayalsiz ol(a)maz. İnsan ancak sevdası ve hayalleriyle gerçeği görür. Çünkü ütopya yolunu döşeyen kalıcı, yaratıcı güçtür onlar.[48]

Kolay mı? “Ütopya ufuk çizgisi gibidir. Ona doğru iki adım atarım, o da iki adım uzaklaşır benden. 10 adım atarım, bu sefer 10 adım uzaklaşır. Ufuk çizgisine erişilemez. O hâlde ne işe yarar bu ütopya dedikleri şey? Beni ileriye çekmeye... Daima ilerlememi sağlar.”[49] Hiçbir şey insan potansiyellerini ütopyanın yaratıcı ufukları kadar genişletemez. 

İnsanın rüya görmesi, hayal kurması önemlidir. İnsanı dünyadaki diğer tüm canlılardan ayıran şey hayal gücüdür.

Hayal gücünün geniş bir kapsamı varken; insan başarısının her biçiminin kaynağıdır o.

Hayal gücüyle yaşayan insanın hayatı, hayalidir ve hayal ettiği her şeyi yaratabilir. 

Hiçbir şey insanın hayal gücü kadar özgür değildir. Hayal kurulmayan yerde, insanlar mahvolurlar. Düşten yoksun bir insan, evrende kaybolmuş bir kırıntıdan farksızdır. 

Tıpkı Che Guevara’nın, “İnsanlar hayallerinin büyüklüğü kadar özgürdür”…

John Lennon’ın, “Ne açlık var ne açgözlülük, insanların hepsi kardeş tüm insanların tüm dünyayı paylaştığını hayal et”…

Claude Strauss’un, “Farklılıklarını yitirmemiş insanlar arasında bir gün eşitliğin ve kardeşliğin hüküm süreceğini hayal ediyoruz”…

Sait Faik Abasıyanık’ın, “İnsanı insan eden hayal etmekti”…

Ursula K. Le Guin’in, “Hayal gücüm beni insan yapıyor”…

Oscar Wilde’ın, “Hayalci, ay ışığında yolunu bulan insandır. Cezası da şafağı başka herkesten önce görmesidir”…

İbn-i Sina’nın, “Beden, düşünce hayal gücünün emirlerine itaat etmek zorundadır”…

William Shakespeare’in, “Önce hayaller ölür, sonra insanlar”…

Mark Twain’ın, “Düşlerinizi küçümseyen insanlardan uzak durun,” satırlarında işaret ettikleri gibi.

IV. AYRIM: HAYAT: KİRLENME VE ÇÜRÜME VEYA İKTİDAR İLE DİN

İnsan(lık) hayatı sevip/ savunarak, kötülüğe/ zorluğa karşı koymaktan geri durmayandır; izaha gayret ettiklerim yaşamla doğrudan ilintili…

İnsan(lar) kendileri için değil, sistemin kendilerine dayattıklarına göre yaşıyor olsalar da. Veya çoğunluğun hayatınızı egemenlerin yönlendirdiğinin farkında olmamasına rağmen! Çünkü “Gündelik hayat her zaman katlanmaların, kıvrılmaların ardında bulunur. Kendinden kaçmak, gündelik hayatın var oluş koşuludur.”[50]

Egemenliğin teslim aldıkları açısından, görmek gerek: Kapitalizme katlanmak, onu değiştirmekten daha kolaydır ve alışkanlıklala zincirlenmiştir. 

İnsan(lar)ın çoğunluğunun gülemediği için ağladığı, susamadığı için konuştuğu ve laf olsun diye yaşadığı kapitalizm koşullarını; Albert Schweitzer’in, “Kimse yıllarca yaşadığı için ihtiyarlamaz. İnsanlar ideallerine ihanet ettikleri zaman yaşlanırlar,” saptamasıyla kavramak gerekirken; insan(lık)ın çoğu fiziksel, entelektüel ve ahlâki açıdan potansiyel varlıklarını bastıran bir çemberde yaşamlarını sürdürmek zorunda kalıyorlar. Yani yaşamları iktidarın verdiği kararlara bağlı. Söz konusu kararlar üzerinde hiçbir kontrolleri olmadığı gibi, karar verenleri de tanımıyorlar.

Buna rağmen “En büyük, en şerefli eserimiz doğru dürüst yaşamak”ken;[51] “Hayat sana acı çektirse de, duygusuzlaşma,” diye uyarır Wilhelm Reich…

Özetle: Yaşamın hakkını verebilmek için bir ütopyanın, hayalin, amacın sahibi olmak; hayatın insan(lık)ın hayal gücüne göre büyüyüp/ küçüldüğünü ve değişimden başka bir şeyin ayakta kalmayacağını unutmamak gerek.

Aksi taktirde sömürücü iktidar ile dinin devreye soktuğu kirlenme ve çürüme baş gösterir; Edip Cansever’in, “Bu düzen size insanlığınızı unutturacak,” dizelerindeki üzere!

Toplumsal kirlenmenin ilk verici fikirsizlik yanında; Erich Fromm’un, “Bir öğreti ne kadar mantıksız olursa olsun, toplum tarafından kabul edilerek güç kazandığı zaman, milyonlarca insan kendilerini dışlanmış ve izole edilmiş hissetmektense, ona inanmayı tercih edecektir,” diye resmettiğidir.

Gerçeğin çarmıha gerildiği güzergâhta insanı(lık)ın görüp yaşadıkları kirlenme ile müsemmadır ve  Fernando Pessoa’nın satırlarıyla, “Ne çok insanız yaşayan, ne çoğuz kendini kandıran!” şeklinde de tarif edilebilir. Söz konusu kirlenme “tüketim medeniyeti” kapitalizmin bir sonucu; benliğini şeytana satanların hastalığı ve mantığa kulak vermeme hâlidir; “İnsanın kendi iradesine karşın, her gün, sabahtan gece vaktine kadar, belli bir şey yapmakla sınırlandırılmasından daha dehşet verici bir şey yoktur,” ifadesindeki üzere Friedrich Engels’in…

Kirlenme büyüdükçe çürüme da derinleşerek yaygınlaşır; yani her iki hâl birbirinden ayrık değildir, iç içedir; sessiz bir çaresizlik içinde amaçsız insan(lar)ın yaşam(lar)ını tüketmeleridir; Noam Chomsky’nin, “Demokrasi içindeki insanların oyuncu değil izleyici olduğu bir sistemdir,” saptaması eşliğinde…

Küçük insan(cık)ların gölgeleri büyürken; güneş battığı güzergâhta sürüleştirilen kitle kulaklarına gözlerinden daha fazla inanıyor. Yani kapitalizmin yol açtığı dram[52] giderek daha da sarsıcı özellikler kazanırken; böylesi bir duygu, empati eksikliği, at gözlüklerini andıran bakış açısı darlığı, tutku ve bilgi eksikliği, düşünce ve eylem yoksunluğunda dehşete düşmemek mümkün değil. İnsan(lar) hayatlarında hayal bile edemezler durumdalar!

Zorbalık karşısında sessiz kalan insan(lık) tükenmeye mahkûmken, elbette aslî sorumluluk kapitalizme aittir; “sözde hukuk”a rağmen!

Malûm, sınıflı sömürücü toplumda yasalar insanları korumaz, sistemi korur; itaat kültürü, insan(lık)ı yok ederken; kendini “insanların çobanı” olarak gören devlet, daha fazla koyunun kendisine itaatini talep eder, dayatır.

Tam da bunu Jean Baudrillard, “İnsanların iktidar tarafından ayartıldıkları düşüncesi doğru bir düşüncedir”; Noam Chomsky, “ “Hiyerarşi ve baskının temel başarısı, insan yerine konmayanları, bunun doğal olduğuna inandırmalarıdır,” diye betimlerlerken; insanların itaatkâr zayıflığı, onları güçlüye boyun eğdirir.[53]

“Nasıl” mı?

“Ekonomik kesintileri ve transferleri sayesinde toplumsal merci (yani yerleşik düzen) kendine cömertliğin psikolojik üstünlüğünü verir ve kendisini yardımsever merci olarak sunar. Tüm bir anaç, himayeci söz dağarı bu kuramlara ad verir: sosyal sigorta, sigortalar, çocuğun, yaşlının korunması, işsizlik yardımı. Bu bürokratik ‘yardımseverlik’, bu ‘toplumsal dayanışma’ mekanizmaları -ki hepsi de ‘toplumsal kazanım’lardır- böylece ideolojik yeniden dağıtım işlemi yoluyla toplumsal denetim mekanizmaları olarak etkili olurlar. Her şey, artıkdeğerin bir bölümü diğer bölümünü korumak için feda ediliyormuş gibi olup biter- egemen iktidar sistemiyse, ‘lütuf’un kârı gizlediği bu cömertlik ideolojisiyle ayakta durur. Bir taşla iki kuş: Ücretli daha önce elinden alınmış olanın bir bölümünü armağan ve ‘karşılıksız’ toplumsal güvence görünümleri altında geri almaktan oldukça hoşnuttur.”[54]

Ve bir şey daha: İnsan(cık)ların otoritenin dayattığı tanımları/ duruşu kabul etme eğilimi vardır.[55]

İşleri “düzene” koymak iddiası daima insan(lık)ı denetim altında tutan egemenlerin manipülasyonundan başka bir şey değilken, ekler George Bernard Shaw da: “İlkel insan taştan tahtadan yapılmış putların, uygar insansa etten kemikten yapılmış olanların önünde eğilir.”

Ancak hiçbir hükümranlık milyonlarca insanı yönetecek kadar güçlü değildir![56] Hatırlanması gereken cüretkâr insan(lık)ın yapabilecek çok şeyi olduğu ve hiçbir şeyin imkânsız olmadığıdır.

Yeter ki dinsel doğmalar ve cahillik karşısında başkaldıran aklın isyanı örgütlenebilsin…

Göremediği putlara tapanlar, görmemek için gözlerini kapatırlarken; insanların “Kader” dediği şey genellikle kendi aptallığıdır.

Tarihin en karanlık dönemleri daima, insanların dinsel dogmalara mutlak biçimde inandığı zamanların ürünü olagelmiştir; “inanç” denilen şey de kanıtını olmayan şeyin kabulü anlamına gelir. Kaldı ki dogmalara boyun eğmiş insan(lık) ne kadar inanırsa o kadar az şey bilir. Ne kadar az bilirse, o kadar aptal olur ve ne kadar aptalsa o kadar kolay yönetilir.

Bilindiği gibi, “kutsal” ilan edilen dogma karşısında, insan(lık) tüm cesaretini, güçlü olma duygusunu yitirir. Davranışları güçsüzleşip, itaatkârlaşır. Yani Karl Marx’ın, “İnsan dini yaratır, din insanı yaratmaz”; Thomas Edison’un, “Tüm İnciller insan yapımıdır”; Carl Sagan’ın, “Tanrı insanın içini rahatlatan bir masaldır,” vurgularındaki üzere insan(lık), anlamadığına tapar.[57]

Oysa insan(lık) kendisine uygun tek cennetin dünyada olduğunu öğrendiğinde değişecektir çok şey. Çünkü dogmaları reddetmek; insan(lık)ın çözümleyiciliğine bağlanmaktır.

Cennet ya da ölümden sonra yaşam, karanlıktan korkanlar için bir peri masalıdır ve bunun çözümü ölümden sonraki hayat yerine, ölümden önceki yaşamla açıklamayı “olmazsa olmaz” kılar.

Kaldı ki insan(lık)ın yapabileceklerini gökyüzü doğmalarından ummak çözümsüzlüğün ta kendisidir; Diagoras -çok önceleri- “Din, insanları kontrol etmek ve sömürmek için kullanılan bir araçtır,” diye uyarmamış mıydı?

V. AYRIM: YAPILMASI GEREKEN(LER)

Yapılması gereken: Claudia Durastanti’nin, “Her şey çöktüğünde geriye boyun eğmemiş cesaret kalır”; Maya Angelou’nun, “Cesaret olmadan başka hiçbir erdemi tutarlı bir şekilde uygulayamayız. Nazik, doğru, merhametli, cömert ya da dürüst olamayız”; Fyodor Dostoyevski’nin, “Karşımda gücümün yetmediği bir taş duvar var diye büsbütün boyun eğmeye de razı olamam,”[58] satırlarındaki insan(lık)a özgü cesarettir.

Bunun için umudun dik duruşuna muhtacız.

Hayır! Ne “Umut, insanın bağımlısı olduğu bir madde. Eksikliğinde birden kendisini yeryüzünde bulabilir, çıplak gerçeklikle baş başa kalabilir. Fakat bu, katlanılamaz bir şeydir. Umut, halüsinatiftir, aşırı tüketildiğinde hayaller görmesine neden olur. Yeryüzünden kaçabilir ve kendini sadece bu dünyada değil, öte dünyada da yükseklerde görebilir. Hayallerindeki gökyüzü, olgunlaşarak ulaşabileceği mertebelerden oluşmuştur. Yeryüzü, çokluğun kaotik bir arada varoluşu; bir bataklık. Umudu sayesinde yeryüzünün çokluğundan (kesret) sıyrılıp gökyüzünün mertebelerini aşabilir ve sonunda birliğe (vahdet), tanrı katına ulaşabilir”;[59] ne de Jean François Lyotard’ın, “İnsana yapılacak en büyük kötülük, onu bir umudun içine hapsetmektir,” dediği türden pesimist malumatfuruşlukla tanımlanamaz umut…

“Aslında körlük, umudun tükendiği bir dünyada yaşamaktır.”[60] ve “İnsanın düşüncelerini değiştirebilmesi için sağlam bir umuda bel bağlaması yeterli,” dediği gibidir José Saramago’nun, altını çizdiğimiz şey.

Immanuel Kant’ın, “İnsanın umudu kalmazsa, çaba da sarf etmez”…

Alfred Capus’un, “Umutsuzluğa kapılmak doğru değildir. Kaybetmenin ilk basamağı umutsuzluğa düşmektir”…

Samuel Beckett’in, “Ertelenmiş umutlardır perişan eden insanı”…

Wilkie Collins’in, “Bir umudu olmalı insanın, ilkbahar güneşi gibi,” vurgularındaki üzere; “Umutla beklenti arasında büyük fark var. İlk başta süreyle ilgili olduğunu düşünmüştüm, umudun daha uzaktaki bir şeyi beklemek olduğunu. Yanılmışım. Beklenti bedene ait, umutsa ruha. Fark bu,” der John Berger.

Benim de anlatmak istediğim: İnsan(lık) cesaret eder ise, her sabah gün doğumuyla birlikte yeniden doğma gücüne sahiptir.

Evet, umut hayatın en önemli gerçeğidir. İnsanlara bir varış noktası duygusu ve başlamak için güç verir.

İnsan umutsuzluktan umut yaratandır. Yüzünü güneşe çeviren insan(lar), gölge görmez. Umutsuz durum yoktur, umutsuz insanlar vardır. Her şeye karşın umut besleyen insan(lar) asla yok edilemez. Ve nihayet başkaldıran insan(lar) dışında bir yerde umut aramak hatadır.

Bunun görülüp, kavranması gerek. İnsan(lık) düşünce/eylemle görür ve işitir. Çünkü İnsan(lık) görüp, kavradıkları kadardır.

Pek çok insan hayata bakıp görmez; onların baktıkları hayatın kendisi değil, sadece gölgesiyken; “Ortalama insan; görmeden bakar, duymadan dinler, hissetmeden dokunur, tat almadan yer, fark etmeden hareket eder, kokuları ayırmadan nefes alır, düşünmeden konuşur.” “Görmeden bakan, duymadan dinleyen, hissetmeden dokunan, düşünmeden konuşan insanlardan uzaklaşın,” der Leonardo da Vinci…

Bakmakla yetinmeyip, görmek/ kavramak, gösterip/ kavratmak için bir duruş sahibi olmak gerek.

Öyle ki böylesine insan olabilmek için “Hayır” diyebilsin.

“Hayır” diyebilen insan(lık) duyarak, düşünerek ve eylemle dünyayı değiştirir. İnsan olabilen de ölümsüzleşir! 

İnsanı insan yapan dış dünyayı değiştirirken kendini de değiştirip, bu yolda çıkarlarından vazgeçerek insan(lık) için yaşayabilmesidir. (Buradaki tehlike: Düşündüğü gibi yaşayamayan insan(lık)ın, yaşadığı gibi düşünmeye alışmasıdır![61])

Ayrıca utanma yetisinden asla vazgeçmemesi gereken insan(lık) için memnun bir aptal olmaktansa, memnun olmayan bir Sokrates olmak evladır.

Böylesi bir bilinç ise, Marcus Aurelius’un, “Kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın, kendim olup gerçek renklerimi göstermek zorundayım,” veya Mahatma Gandi’nin, “Haksızlık yapıp tüm insanlarla birlikte olmaktansa, adaletli davranıp tek başına kalmak daha iyidir,” ifadesindeki üzere insan(lık)ın kendisini aşabilmesinin mekânı/ zorunluluğudur. Tam da bunun için insan insan olmadığı sürece, insanlar insan gibi yaşayamaz;[62] “İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir,” ifadesindeki üzere Deniz Gezmiş’in…

Bunun için de erdemin özgürlüğü gerekir. Çünkü özgürlük varlığın muhtaç olduğu vazgeçilmez özelliğidir. Çünkü özgürlük, kafeste doğan kuşların, uçmanın bir hastalık olduğunu düşündükleri iklimde kendi kendinin yaratıcısı ol(a)bilmektir. Ayrıca da sadece onu savunma cesaretine sahip olanlara aittir.

“Ahlâkiliği mümkün kılan şey doğrudan doğruya özgürlük”ken;[63] onun gerçek temeli de itaatsizlik ya da itaatkâr köle olmamaktır. Yani kimsenin size akıl vermediği; kimsenin sizin adınıza karar veremeyeceği bir hâldir özgürlük; “Yaratanlar özgürdür, kopyalayanlar değil ve düşünenler özgürdür, boyun eğenler değil,”[64] ifadesindeki üzere Eduardo Galeano’nun.

O hâlde böylesine özgürleşmek için insan(lık) kendini yeniden inşa etmelidir ve bu da alt üst olmadan, acı çekmeden ol(a)maz.[65] 

Şurası çok açık: Jean Jacques Rousseau’nun, “İnsanın özgürlüğü istediği her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır”…

George Bernard Shaw’ın, “Özgürlük sorumluluk demektir. Çoğu insanın ondan ödünün kopması bu yüzdendir”…

Hannah Arendt’in, “İnsan zorunluluğa neden maruz kaldığını bilemediği takdirde, özgür olamaz”…

Jacques Ranciere’in, “Eşitsiz bir toplumda eşit insanlar olmayı öğrenmek yeter. Özgürleşmek işte bu anlama gelir”…

Emma Goldman’ın, “Özgürlük mücadelesi, sadece özgürlüğe ulaşmak değildir; bu mücadele, insan karakterinin en güçlü, en kararlı ve en mükemmelini geliştiren bir kurtuluş mücadelesidir.” “Yalnızca özgür olduğunda, insanları birbirine bağlayan ve normal bir toplumsal hayatın asıl temeli olan toplumsal bağların gerçek gücünü idrak edecektir”…

Etienne Balibar’ın, “Sonuçta bir insanı ancak kendisi özgürleştirebilir, ama kimse de başkaları olmadan özgürlüğüne kavuşamaz”…

Mihail Bakunin’in, “İnsan ancak kendi kadar özgür insanların arasında özgürdür.” “Bir tek insanın bile köleliği tüm insanlığı çiğner ve herkesin özgürlüğünü etkisiz hâle getirir”…

José Mujica’nın, “Asıl özgürlük, yaşamak için kazandığın zamandır”…

Immanuel Kant’ın, “Bir insanın sahip olduğu alışkanlıklar ne kadar fazla ise o insan o kadar az özgür ve o kadar az bağımsızdır”…

Rosa Luxemburg’un, “Özgür insan, başka türlü karar verme imkânı olan insandır”…

Jean Paul Sartre’ın, “İnsan özgürlüğe mahkûmdur.” “İnsanın özgürlüğü, kendisine yapılanlara karşı takındığı tavırda gizlidir,” sözleriyle belirttiği özgürlük, insanın tercihlerinden/ eylemlerinden hareketle topluma karşı sorumluluğudur ve insan özgür olduğu sürece insandır. Özgür bir insan; alçalmaz, paçavralaşmaz; o, hakiki anlamıyla insan olmakla yükümlüdür.

İnsanlar şu veya bu hazzı duyumsarken değil, tüm bunların geçici olduğunu anlayıp özümsediklerinde ve daha fazlasını istememeyi başardıklarında özgürleşirler. 

Özgürlüklerimizi ancak öteki insanın özgürlüğünü koruyarak var edebiliriz. Özgür insanı ne işkence, ne de bir başka şeyle teslim alamazsınız; yapabileceğiniz tek şey onu katlederek ölümsüzleştirmektir. Mesele özgürleştirilmiş, özgürleştirici insanlar yetiştirmektir. 

Ekonomi-politik baskılarla elimizden alınan özgürlüğümüzü nasıl kullanabiliriz?

Muhtaç insan(lar), özgür değildir. Kendi ifadesi edemeyenler de, özgürlükten yoksundur.

Bir insanın kendi özgürlüğünü başkasına devretmesine izin vermek, özgürlük değildir. 

Her gün özgürlüğü tekrar tekrar kazanmayan insan, yaşamayı hak etmezken; anlamak özgür olmaktır. Kim insan(cık)lar için sıkıcı bir yük olan özgürlük sorumluluk demektir.

İnsan aklını sormakla bilmek, anlamak, açıklamak ve yorumlamakla özgürleştirmelidir.

İnsanlar düşünmekte, kanaat sahibi olmakta, korkmadan konuşmakta özgür olmalıdır. Yanlışa ve zulme adaletin güvencesi ile meydan okumakta özgür olmalıdırlar.

Ludwig Andreas Feuerbach’ın, “Sarayda başka türlü, kulübede başka türlü düşünülür”; Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in, “İnsan eğer düşünmüyorsa özgür değildir, çünkü o zaman, bir başkasına göre davranır”; V. İ. Lenin’in, “İnsan zihni, maddi dünyayı yansıtmakla kalmaz, onu değiştirir de,” notlarından hareketle özgürleşmenin düşüncede başladığından söz edebiliriz…

Bertrand Russell’ın, “Düşünce cehennem çukuruna bakar ve korkmaz... Düşünce harika ve hızlı ve özgürdür, dünyanın ışığı ve insanın şefliği”…

Albert Einstein’ın, “İnsan aklın sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye ulaşamaz.” “Bir insanın zekâsı verdiği cevaplardan değil; soracağı sorulardan anlaşılır”…

Nelson Mandela’nın, “Bilge insanlar sessizken aptallar çoğalır”…

Karl Marx’ın, “Bilmek, ‘sağlıklı insan aklı’ ile algılanan gerçeklerin hiç de güvenilir olmadığını anlamakla başlar”…

Albert Camus’nün, “Bir insan söyledikleri kadar söylemedikleriyle de insanlaşır.” “Cellatların tarafında olmamak, düşünen insanların işidir”…

Aldous Huxley’in, “Düşünmeyi bilmeyen insan her zaman başkalarının kölesi olur,” vurgularına birkaç şey daha eklenmek gerekirse: Önemli olan insan(lar)ın düşünmeyi öğrenmesi ve düşünceleri için risk alabilmesidir. Yani düşünceler için, riske atılmayan hayat nafiledir.

Düşünce, tamamen, zihni oluşturan bir insan eylemidir. İnsan yalnızca söylediklerinden değil, sustuklarından da sorumluyken; kuşku da, insan düşüncesinin eylemidir ve “Sıradan kişilerin kendi başlarına düşünmeleri istenmez; çünkü düşünen insanları yönetmek güçtür,” diye ekler Bertrand Russell.

İnsan sadece düşünebilen değil, aynı zamanda eleştirel düşünmensin gerekliliğini “es” geçmeyendir. Yaşa(tıl)dığı gibi değil, düşündüğüne göre yaşamalı insan. 

Sadece gerçeğin bilinmesi insanları özgür kılarken; özgür düşünce mücadelesi cehennem çukuruna bakar ve korkmaz...

VI. AYRIM: MÜCADELE, DAYANIŞMA, EYLEM, CÜRRET

Tüm bunlar da sahip olduklarının değil, fakat henüz gerçekleştiremediklerinin toplamı olan insan(lık)a mücadeleyi dayatıyor. İnsan(lık)ın, uğrunda gücünü sınayacağı amaçları olmalıdır, vardır her daim.

Hatayı açıkça görmek insanı harekete geçirirken; insan(lık) ancak düştüğünü fark ederse ayağa kalkabilir. Çünkü insan(lık)ın doğal tutumu mücadeledir. 

İnsan(lık) inanma istek ve eğilimiyle değil, şüphe ve itiraz etmeye yatkınlıkla gelişti. 

Bu konuda “İnsanlık tarihi bir mücadeledir ama etnisiteler ya da bireyler değil, sınıflar arasında,” der ve ekler Karl Marx: “İnsan kalmanın tek yolu, insanlık dışı bu sisteme karşı savaşmaktır.”

Görevimiz yaşamı savunmak ve insan-hayvan-doğayı yani tüm yaşamların geleceğini güvenceye kavuşturmaktır. Adaletsiz bir sistemde insan hakları ve eşit adalet için sürekli savaşmayı bırakmalı ve eşit hakların tasarımın ayrılmaz bir parçası olduğu bir toplum kurmaya başlamalıyız.

Her insan, elinden gelenin en iyisini yaparak yaşamını sürdürmek, korumak, savunmak için mücadele etmelidir. Milyonlarca insan ailelerini beslemek ya da başlarının üstüne bir çatı koymak ya da doktora gitmek için para bulmak için mücadele ediyor. 

İnsanların bedelini yaşamlarıyla ödedikleri şeyler değerlidir ve zaman hiç bir şeyi değiştirmez, değişimi sağlayan insanlardır. Bu da ekonomi-politik bir mücadeledir; Jacques Verges’in, “Siyasi mücadelede masum insan yoktur. Düzeni korumak ya da ona saldırmak, hep kurban vermek anlamına gelir,” vurgusuyla altını çizdiği üzere…

İlaveten: İnsan(lık)ın gerçek karakteri ancak mücadele içinde ortaya çıkarken; değerler insan haysiyetine hizmet ettikleri ve bunun mücadelesini sürdürdükleri kadar önemlidir.[66]

Ayrıca insan(lık), doğruyu şansın merhametine bırakmayıp; hakikâti aramaktan vazgeçmemelidir.[67]

İnsan(lar)ın acı ve aşağılanmaya maruz bırakılmaması için her zaman ezilenlerin tarafında olunmalı; “İnsanlık tarihi sadece gaddarlık tarihi değil, aynı zamanda şefkat, özveri, cesaret, iyilikseverlik tarihidir,” Howard Zinn’nin altını çizdiği gibi.

Doğru olduğuna bilinçle bağlandıkları için mücadele eden insan özgürdür. Bu mücadeleyi sürdürenler ise elbette “düzen”e başkaldıran “uyumsuz”lardır.

Söz konusu mücadele güzergâhında insan(lık)ın kendini sürekli irdelemesi, eleştirmesi ve olup bitene mantıkla bakan pratik bir hayat sürdürmesi elzemdir.

Özetle: İnsan(lık) onurlu olmakla mükelleftir; “olağanın sınırı” ötesine uzanmalıdır cüreti; Karl Marx’ın, “İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar. Tüm göçüp gitmiş kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker”…

Jean-Paul Sartre’ın, “Elbette şu hep geçerlidir: Bir şeyle mücadele etmek için kendini o mücadeleye dönüştürmek gereklidir; başka bir deyişle, mücadele ettiğin şeyin tam zıddı olmak gereklidir, sadece ondan farklı olmak yeterli değildir”…[68]

Martin Luther King’in, “Bir insanı değerlendirmenin en iyi yolu, konforlu ve mantıklı bir ortamda nasıl davrandığına değil, mücadele ve uyuşmazlık durumunda nasıl bir duruş sergilediğine bakmaktır”...

Charles Bukowski’nin, “Zor yola kolay insanlarla çıkmak, en büyük hatadır”…

Edmund Burke’nin, “Kötülerin başarılı olması için gerekli olan tek şey, iyi insanların hiçbir şey yapmamasıdır”…

Noam Chomsky’nin, “İnsanları pasif ve itaatkâr tutmanın akıllıca yolu, kabul edilebilir görüş spektrumunu kesinlikle sınırlamak, ancak bu spektrum içinde çok canlı tartışmalara izin vermektir. Sistemin varsayımları tartışmanın menziline koyulan sınırlarla pekiştirilirken, insanlara özgür düşünmenin devam ettiği hissini veriyor”…

Wilhelm Reich’ın, “Asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir”…

Oscar Wilde’ın, “Nerede otorite varsa orada otoriteye direnen bir insan vardır”…

Börklüce Mustafa’nın, “Ölür müyüz Biz ki, insanlığın geleceği için kavga vermişiz. Ve dahi binlerin, milyonların kalbine girebilmişiz, hiç ölür müyüz?”…

Halikarnas Balıkçısı’nın, “Çağdaşlığa uzanırken egemenlerin değil, emekçi halkın yanında olun, yurtseverlikle insancılığınız, evrensel bir sömürüsüz dünya arzulasın”…

Max Frisch’in, “İnsan ancak kaybetme cesareti gösterdiğinde, her günü son günüymüş gibi yaşadığında gerçekten yaşar”…

Margaret Mead’in, “Küçük bir grup düşünceli, kendini adamış yurttaşların dünyayı değiştirebileceklerinden şüpheniz olmasın. Aslına bakarsanız, dünyayı değiştiren tek şey bu,” uyarıları not edilip, dünyayı yerinden oynatacak tek kaldıracın işçi sınıfı olduğu belleklere kaydedilmeli!

Malum üzere Bertolt Brecht’in, “İşçi sınıfının insanlığa karşı hiçbir borcu yoktur. İnsanlık ona borçludur”; V. İ. Lenin’in, “İşçi sınıfının kararlılığı, işçi sınıfının ‘teslim olmaktansa ölmek daha iyidir!’ parolasına sarsılmaz bağlılığı sadece tarihsel bir faktör değil, aynı zamanda belirleyici ve ona zafer kazandıran etkendir,” dedikleri kapitalist toplumda insan(lık), iki türden oluşur: İşçi sınıfı (üretenler) ile burjuvalar (yok edenler)!

Evet Paul Eluard’ın, “Açıklamak, değiştirmek için dünyayı, birlik, umut, kavga gerek insanlara”; Sait Faik Abasıyanık’ın, “Ben bayrakları değil insanları severim”; Edip Cansever’in, “İnsanın insandan başka dayanağı yok”; “Bir kez olsun aynı şeyleri hissetmeyi başarabilen iki insan birbirini hep anlayacaktır,”[69] vurgularıyla müsemma işçi sınıfı![70]

Kuşku yok: İnsan(lık)ın ortak değerleri egemenleri dediği gibi din, dil, ırk, bayrak gibi kavramlar değil, acı, keder, sevinç, aşk, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, dayanışma vb’i gerçekleri bağrında taşıyan devrimci proletaryadır…

Onunla insan(lık) için devrimci bir başlangıç yapıp, yeni bir insan oluşturmaya çalışmalıyız. Çünkü insan(lık) başkalarını iyileştirmeden kendini geliştiremez. “Zayıf” insanlar birleşince güçlü olurlar; “Haz, kazanç ve gurur düşkünlüğünden daha alçak hiçbir şey yoktur. Cömertlikten, nezaketten, insan sevgisinden ve yardımseverlikten daha üstün hiçbir şey yoktur,”[71] ifadesindeki üzere Epiktetos’un.

Kuşku yok: İşçi sınıfı dayanışmasının cüretkâr eylemliliğine muhtacız.

Bu uğurda sıkıntı ve acı çekmek pahasına çaba, sabır, dayanıklılık, insan(lık)ın geleceğini biçimlendirecektir; Claude Adrien Helvetius’un, “Tutkuları olmayan her insanın içinde hiçbir eylem ilkesi veya eylemde bulunma nedeni yoktur,” sözleriyle altını çizdiği gibi.

İşçi sınıfı mücadelesinde insan(lar) cesur oldukları ölçüde özgürleşebilir ve güçlü biçimde isterse amaçlarını gerçekleştirir. Evet, evet cesaret insan(lık)ı özgürleştirir.

Cesaret insan(lık)ın en değerli ancak en az bulunan erdemiyken; insan(lık) iki şey için doğmuştur: Düşünmek ve eyleme geçmek! 

En çok bilene, konuşana değil, en cüretkâra muhtacız. Çünkü Karl Marx’ın, “Lanetlenmeyi göze almayan bir insan hiçbir şey yapamaz”; Nikos Kazantzakis’in, “İnsan uçurumun kenarına varmadan kanatlanmaz,” uyarıları dünyayı değiştirmeye talip insan(lık)ın vazgeçilemezidir.

Fırtınalar cüretkâr insan(lar)ın denizi sevmesine engel olamazken; insan(lık) kendine inandığında, herkes ona inanıp, onunla dayanışmaya geçecektir.

Dayanışma hâlindeki cüretkâr insan(lık)ın kolektif eylemi koşulları değiştirecek; tarih de başkaldıran insanların eseri olacaktır. Bu uğurda insan, kendini aşandır; insan(lar) aracılığıyla gerçekleştirilen değişimin ana motoru da sınıf mücadelesidir.

Herkesin korktuğu, çekindiği insanlar var, bir de kimsenin korkutamadıkları: Cüretkâr insan(lık) odur! Ve o cesaretini kaybetmediği sürece yenilmiş sayılmaz; dağları oynatabileceklerine bilinçle inananlar bunu yaparlar; inanmayanlar ise yapamazlar. Çünkü hayatta kazanan insan(lar) daima “Yapabilirim ve yapabileceğim,” diye düşünür. Kaybedenler ise “Yapabilirdim ve yapmalıydım,” teraneleriyle geçirirler zamanlarını…

Özetin özeti: Abraham Lincoln’ün, “Hiçbir şeyden asla vazgeçme çünkü vazgeçenler yalnızca kaybedenlerdir”…

Friedrich Schiller’in, “Gerçeğin ötesine asla geçmeyen kişi, gerçeğin ödülünü asla kazanamaz”…

Napoleon Hill’in, “Eğer bir insan kararlı değilse hiçbir işte kayda değer bir başarı kazanamaz”…

Salman Rüşdi’nin, “İnsanların hayatta kalmak için en büyük şansı dirençleri; hayal edilemeyecek olanın karşısına geçip gözlerinin içine bakabilmeleri”…

Fred Armisen’in, “Yapmak istediğiniz bir şeyin mümkün olmadığını söyleyen insanlardan kaçının”…

Romain Rolland’ın, “İnsan kendi ahlâki güçlerinin kaynağının yine kendisinde olduğuna öylesine içten ikna olmalı ki… umutsuzluğa hiç düşmesin; o pespaye, bayağı ruh hâllerine, kötümserliğe ve iyimserliğe hiçbir zaman kapılmasın. Benim kendi ruh hâlim, iki duyguyu sentezleyip onları aşıyor: Aklım kötümser, ama iradem iyimserdir. Kendimi illüzyonlara asla kaptırmadığım için, nadiren hayal kırıklığına uğrarım. Ucu bucağı olmayan bir sabırla kuşanmış durumdayım hep; pasif, atıl türden değil de sebatla birleşmiş bir sabır bu”…

Babe Ruth’un, “Hiçbir zaman vazgeçmeyen bir insanı yenmek çok zordur”…

Mohsen Namjo’nun, “Ve bırakarak bu dünyanın tüm kandırmacılarını kendimize insanca bir yol çizeceğiz. Gelmek isteyen ardımıza düşecek”…

Ludwig Andreas Feuerbach’ın, “Sadece zavallı insanlar için dünya zavallı ve sadece boşlar için boş,” deyişlerindeki üzere dünya daima cesur omuzlar üzerinde ileri taşınır ve dünyayı Atlas gibi omuzlamak cüretkârların işidir!

Cüret, eylemliktir; eyleme geçendir. Sözcükleri yetmez; insan(lık) yaparak göstermeli, yaratmalıdır.

Zygmunt Bauman, “Tarih, hukuk, ekonomi, siyasal bilimler, sosyoloji, hepsi de insan eylemlerini ve bunların sonuçlarını tartışır,” derken özgürlük/ eşitlik, yüzyıllardır insan(lık)ın uğruna mücadele verip, eyleme geçtiği hedeftir.

Eyleminin ahlâkından şüphe etmemesi gereken insan(lık) eyleme geçerek ilerlemediği sürece hiçbir şey öğrenemez/ değiştiremez. 

İnsan(lar)ın “iyi olmasını beklememek” yerine, onun kötü olmasına yol açan faktörü, kapitalizmi imkânsız kılmalıyız.

O hâlde Antoine de Saint Exupéry’inin, “İnsan için gerçek, kendisini insan yapan şeydir,” notunu düştüğü insan(lık)ın nasıl olduğu değil, nasıl yaşadığı önemlidir ve hiçbir şey yapmayan insan(lık) asla hata yapmaz. Ancak özgürlüğün en büyük tehdidi, hata yapmayan eylemsiz insanlardır.[72]

Oysa başkaldıran yaratıcı insan(lık) “Benim” diyebilendir. Bu bağlamda insan(lık)ı olduğu gibi değil, olabileceği gibi düşünmek gerek; insan(lık)ın eylemleri, düşüncelerinin en iyi tercümanıdır. Bunun için “Eylemsiz sol gevezelik, halka hiçbir şey veremez!” der Ulrike Meinhof.

Öyleyse şimdi Fernando Pessoa’nın, “Nefret ettiğim iki şey arasında seçim yapmak zorundayım-ya aklımın tiksindiği düşleri seçeceğim ya da duyularımı dehşete düşüren eylemi; başka bir deyişle, hamurumda hissedemediğim eylem ya da şimdiye kadar hiç kimsenin mayasında olmayan düş. Sonuç olarak her ikisinden de nefret ettiğime göre tek çare seçim yapmamak, ama bazen ya düş kurmaya ya eyleme geçmeye mecbur kalıyorum ki, o zaman da ikisini birbirine karıştırıyorum”; Howard Zinn’in, “Zor durumdakilerin çığlığı her zaman haklı olmayabilir fakat ona kulaklarınızı kapatırsanız hakkın ne olduğunu asla öğrenemezsiniz,” uyarılarını “es” geçmeyen insan(lık) olmak ve kalmak kapitalizm koşullarında önemli büyük bir başarıdır.

VII. AYRIM: ÇÖZÜM=İSYAN! VEYA İTHAKA’YA ULAŞMAK…

Çözüm işçi sınıfının sınıfsız/ sömürüsüz/ sınırsız dünyası için milliyetimiz, insan(lık)tır ütopyasını hayata geçirmekte;[73] “İnsanlar, ancak üretime karşı çıkarak, insana yaraşan bir başka üretim düzeni getirebilirler,” Max Horkheimer’in ifadesiyle…

Yani Leo Huberman’ın, “Kumaş, para kazanmak için değil, insanlara giysi sağlamak için yapılacaktır; bütün öteki mallar da öyle,” diye tasvir ettiği ufka ulaşmak için Nikos Kazantzakis’in, “Her insanın kendi deliliği vardır; bana da öyle geliyor ki, en büyük delilik, bir deliliğe sahip olmamaktır”; William Faulkner’in, “Adaletsizliğe, yalana ve açgözlülüğe karşı dürüstlük, hakikât ve şefkat için sesinizi yükseltmekten asla korkmayın. Dünyanın her yerinden insanlar bunu yaparsa, ancak o zaman dünya değişecektir,” uyarıları bir an dahi göz ardı edilmemelidir!

Hatırlar mısınız? “Don Quijote, atının üzerinde doğrulur ve uşağı Sancho Panza’ya, “Üç büyük devle savaşıyoruz. Adaletsizlik, cehalet ve korku!” diye seslenir!

O günden bugüne esasta fazla bir şey değişmedi; ezen/ ezilen hiyerarşisi değişik görüngü ve uygulamalarıyla karşımızda ve hâlâ değiştirilmeyi bekliyorken; değişimin tek yolu, insan(lar)ın siyasi sürece daha fazla dahil olmaları ve özneleşmeleridir;[74] “Siyaset, kalın tahtaları delmek gibi güç ve yavaş ilerleyen bir uğraştır. Hem tutku ister, hem geniş görüşlülük. Tüm tarihsel deneyim şu gerçeği kesinlikle doğrular: İnsanlık hep imkânsıza erişmek istemeseydi, mümkün olana da ulaşamazdı. Ama bunu yapmak için de insanın bir önder olması, hatta sözcüğün en ciddi anlamında bir kahraman olması gerekir. Önder ya da kahraman olmayanlar ise, en büyük umutsuzluk anlarında bile cesareti ayakta tutacak bir yürekliliğe sahip olmalıdırlar,” Max Weber’in altını çizdiği üzere…

İnsan(lık)ı özneleştiren özgürlük mücadelesi sayesinde, kıskançlık, açgözlülük ve rekabet duyguları yaratan sömürünün ortadan kaldırılmasıyla insan(lar)ın yaşamı anlamlı olacaktır. 

Bu da ücretli köleliğe karşı verilmesi gereken kavgadır; soru(n), yalnızca şu ya da bu parçasıyla ilgilenen insan(lar)ca çözülemez. Çözüm topyekûndur: Kapitalist tahakkümün, sömürünün ve baskının, yani insani özgürleşmenin önündeki engellemelere “Hayır” diyen eşitlikçi özgürlük dışında bir çözüm mümkün değildir; Leo Huberman, “Sosyalizm, özgürlüğün başlangıcıdır. Sosyalizm, insanlığa en büyük acıları veren kötülüklerden kurtulmak demektir,” derken ekler Walter Benjamin de: “İnsanları devrim yapmaya iten şey; özgürleşecek torunlarının hayalleri değil, köleleştirilmiş atalarının hatıralarıdır”!

Öyleyse insan kendine dönmeli. “Ben kimim, neyim, ne yapıyorum; bunca yıldır yaptıklarımla mutlu muyum, yoksa derin bir pişmanlık içinde miyim?” diye düşünmeli; hiç vakit yitirmeden eksiği gediği düzeltmenin yollarını keşfetmek için, geçip gittiği söylenen zamanlara dönmeli.

Unuttuğu şiire ve şarkıya dönmeli. Yüreğindeki sıkıntıyı paylaşmanın, sevinci ötekilere aktarmanın başka yolu olmadığı için, süzülmüş düşünceleri ifade etmenin, insana ait olan her şeyi anlamanın yoluna dönmeli. Düşünsel yoksulluğu reddetmenin başka çaresi yoktur çünkü; tam da bu nedenle, paraya, borsaya, tahvile değil kendine, hayata dönmeli insan. Yasamak için para bulmakta zorlananlar, başka bir yoksulluğun içine düşünmemişlerse eğer, daha kolay dönebilirler; ama hüzünle hatırlayalım ki, özünde şiir ve şarkı yoksa bir vakit kendine dönemez insan. 

Kavgaya dönmeli. Haksızlıklarla kavga etmekten vazgeçen kendine dönemez. Ayaklar uyuşmuş, kollarında derman kalmamış, yüreğindeki ateş küllenmiş bile olsa, harekete geçmek için kül içindeki o kor yeter. Kora dönmeli öyleyse insan. İyidir dönmek, insan kendine dönüyorsa. Yine de unutmamalı; parlak giysilerin içinde, yaldızlanmış köhne düşünceleri ceplere tıkıştırarak da dönülebiliyor. Dönülebiliyor, ama kendine değil. Oysa insan doğaya, doğanın bir parçası olarak kendine, geçmişteki ve gelecekteki anlamına, kavgaya, boyun eğmemeye, isyana dönmeli dönebiliyorsa. 

Ve eninde sonunda kendi şehrine dönmeli. “Nereye gitse peşi sıra gelen”, usulca kendini yenileyen ve hep aynı kalmayı bir şekilde başaran kendi şehrine dönmeli insan. Başka bir yere, başka bir şehre değil! Ama insan düşünmeden edemiyor ya şehir o şehir değilse, ya ihanet etmişse kendine ve sana, Kavafis sonunda döneceği şehri ve o şehre giden uzun yolu ne güzel anlatıyordu. Şöyle seslendi Cevat Çapan’nın Türkçeye çevirdiği o ünlü İthaka şiirinde:

“İthaka’ya doğru yola çıktığın zaman/ dile ki uzun sürsün yolculuğun/ serüven dolu bilgi dolu olsun/ ne Lestrigonlardan kork/ ne Kikloplardan, ne de öfkeli Poseidon’dan/ bunların hiç biri çıkmaz karşına/ düşlerin yüceyse gövdeni ve ruhunu/ ince bir heyecan sarmışsa eğer/ ne Legistronlara rastlarsın/ ne Kikloplara ne azgın Poseidon’a” Koşulu sensin der gibi konuşur sonra: “Onları sen kendi ruhunda taşımadıkça/ kendi ruhun onları dikmedikçe karşına” Ve der ki sonra Kavafis, “Hiç aklından çıkarma İthaka’yı/ oraya varmak senin başlıca yazgın/ ama yolculuğu da tez bitirmeye kalkma sakın/ varsın yıllarca sürsün daha iyi” “Sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka/ o olmasa yola hiç çıkmayacaktın” Ve der ki bitirirken şiirini: “Artık elbette biliyorsundur/ ne anlama geldiğini İthakaların”[75]

O hâlde İthaka yolunda insan(lar) içimizdeki “Anne bak kral çıplak” diye haykıran çocuğun cüretinden asla vazgeçmemeli…

Antoine de Saint Exupéry’nin “Küçük Prens”i, Samed Behrengi’nin “Küçük Kara Balık”ı, Mauro de Vasconcelos’un “Şeker Portakalı”nın Zeze’si, Nikolay Ostrovski’nin “Ve Çeliğe Su Verildi”sindeki Pavel’i olmaktan bir adım geriye düşmemeli. Yani Nâzım’ca, “Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,/ yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,” diyecek kadar kararlı olup, asla yorulmayıp; “Annem her fırsatta çocuklarına güneşe doğru zıplamalarını öğütlerdi. Güneşe ulaşamazdık ama hiç olmazsa ayaklarımız yerden kesilirdi,” diyen Neale Hurston’un satırları anımsanmalı.

Ya da John Lennon’ın, “Hayal et, mülkiyetin olmadığını/ Merak ediyorum, yapabilir misin?/ Hırsa ve açgözlülüğe gerek yok/ İnsanların hepsi kardeş/ Hayal et, tüm insanların/ Tüm dünyayı paylaştığını,” diyen ‘Imagine’ı haykırılmalı yüksek sesle.

Evet insan(lık)ı körlükten kurtarmak gerek. Bu da itiraz edip, özgür düşünebilenler sayesinde olacaktır. Ve söz konusu “irade” sıradan insanda mevcut değilken; daima çocuk kalan, başkaldıranlarda vardır; William Thomas Gaddis’in, “Gerçeklik, ona inanmayı bıraktığımda yok olmayı reddeden şeydir,” biçiminde hatırlattığı üzere!

Bunun için mucizeler beklemek yerine mucize olmak gerek. “İnsan olmak” her zaman elimizdedir. İnsan(lar)ın seçimleri dünyaya yansır ve değiştirir. Çıkışı insan(lık) kendisi bulur, çıkış noktası sipariş beklentileriyle gel(e)mez.

“Büyük işler” insanlarla dağlar karşılaşınca gündeme gelirken; yeni bir insan(lık)a ihtiyacımız var: Bireysel değil, toplumsal kurtuluşa bağlanan; düşünen, tartışan ve yaratanlara...

Öyleyse bir kez daha aktaralım; Sait Faik Abasıyanık’ın, “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey”…

Albert Einstein’ın, “İnsan olduğunuzu hatırlayın. Geriye kalan her şeyi unutsanız da olur”…

Thomas More’un, “Özel mülkiyet tamamıyla terk edilmedikçe, malların eşit ve adil bir yöntemle dağıtılması ya da insanların yaşamının refaha kavuşması olanaksızdır.” “İnsanları mutluluğa ulaştırmanın tek yolu, eşitlik ilkesini uygulamaktır”…

Emma Goldman’ın, “İnsan gerçekten kurtulacaksa, kurtarması gereken şey cennet değil, yeryüzüdür.” “İnsanlık, kendisini ayaklarından cennetin ve cehennemin kapısına zincirleyen prangalarından kurtulmak zorundadır; bu sayede, yeniden uyanan ve aydınlanan bilincinde, yerküre üstünde yeni bir dünya kurmaya başlayabilir”…

Gilles Deleuze’ün, “İnsanların tek umudu devrimci bir oluşta yatmaktadır. Tek yol budur”…

Lysander Spooner’in, “Devrim hakkı, bir hükümet altında yasal bir hak değildir; bir hükümeti devirmek sadece doğal bir haktır”…

İnsan(lar)ın acıma değil, pes etmeme azmidir işe yarayan; doğal ve değişmez hakkı baskıya direnmektir çünkü.

İnsan(lık)ı ilerleten inanma istekleri değil, şüphe edip, başkaldırma yeteneğidir. İlerlemeyi, itiraz edenlere borçluyuz. Kapitalizmin “memnun insanlar”ı değişiklik istemezler.

İnsanı kapitalist gösteri dünyasına malzeme olmaktan kurtaracak tek şey, görkemli bir isyandır; Angela Davis’in, “Kadınların başkaldırması, insanlığın başkaldırması demektir,” diye altını çizdiği gerçeği unutmadan!

Elbette yeniden yaratmak için, önce reddetmekle mükellef insan(lık) durmamalı, sürekli kendini yenilemelidir; yenilgiyi kabullenene kadar, hiçbir insan yenilemez.

Çünkü Albert Camus’nün, “İnsan, var olmak için başkaldırmak zorundadır”…

Sokrates’in, “Dürüst bir insan daima çocuk kalır”…

Martin Heidegger’in, “Yalnızca insanlar ölür, diğerleri telef olur”…

Juvenal’ın, “İsyan bir ümit çığlığıdır. Ölü isyan etmez,” dedikleri gibi incirlerini kıranlar gerçek insan(lar)dır; Yılmaz Odabaşı’ın dizelerindeki üzere:

“Biz sesinden başka sokağı

Düşünden başka vatanı olmayanlar

Biz yağmurlarda şemsiyesiz yıkananlar

Yakılanlar, yakınanlar

Biz lanetli kişiler, ötekiler

Biz türkü söyleyenler!

Biz sürgünler, kefensizler

Biz aylak günlerin upuzun şarkıları

Biz biat etmeyenler!”[76]

1 Mart 2024 23:43:16, İstanbul.

N O T L A R

[1] 2 Mart 2024 tarihinde Kaldıraç Akademi’nin İstanbul’da düzenlediği “Kapitalist Uygarlık Krizi: İnsan(lık) Hâl(ler)i ve Çürüme” başlıklı etkinlikte yapılan konuşma… Rojnameya Newroz, Nisan 2024…

[2] Georg Wilhelm Friedrich Hegel.

[3] Bkz: i) Temel Demirer, “Yıkım ile Yabancılaşma Kıskacında İnsan(sızlık)”, Görüş, Aralık 2021… https://temeldemirer.blogspot.com/2022/02/yikim-ile-yabancilasma-kiskacinda.html

ii) Temel Demirer, “Gergedanlaş(tırıl)ma Kastı ve İnsan(lık)”, Esmer, No:75, Ekim-Kasım 2012… https://temeldemirer.blogspot.com/2012/11/gergedanlastirilma-kasti-ve-insanlik.html

iii) Temel Demirer, “… “Ama”lı, “Fakat”lı, İnsan(lık) Hâl(sizliğ)i”, Patika, Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi, No:82, Temmuz-Ağustos-Eylül 2013… https://temeldemirer.blogspot.com/2013/08/amali-fakatli-insanlik-halsizligi.html

iv) Temel Demirer, “İnsan Olmanın (ve Kalmanın) Etiği”, Gündoğusu Dergisi, No:6 Şubat-Mart 2013… https://temeldemirer.blogspot.com/2013/05/insan-olmanin-ve-kalmanin-etigi.html

v) Temel Demirer, “İnsan Olmaya (ve Kalmaya) Söz Vermek”, İnsancıl, Yıl:23, No:269, Aralık 2012… https://temeldemirer.blogspot.com/2012/12/insan-olmaya-ve-kalmaya-soz-vermek.html

vi) Temel Demirer, “Tüketile(meye)n İnsan(lık)”, Ümüş Eylül Dergisi, Yıl:7, No:27, Nisan-Mayıs-Haziran 2018… https://temeldemirer.blogspot.com/2018/06/tuketilemeyen-insanlik1.html

vii) Temel Demirer, “İtiraz Ahlâkı”, Ümüş Hapishane Dergisi, Yıl:3, No:9, Ekim-Kasım-Aralık 2013… https://temeldemirer.blogspot.com/2013/10/itiraz-ahlaki.html

viii) Temel Demirer, “Dik Duran Aykırı İnsan(lar)”, İnsancıl, Yıl 21, No:252, Temmuz 2011… https://temeldemirer.blogspot.com/2012/04/dik-duran-aykiri-insanlar-artk-yapar.html

ix) Temel Demirer, “İnsanı İnsanlaştıran Değerler: Aşk, Sanat, Başkaldırı, Mücadele”, Güney Dergisi, No:86, Ekim-Kasım-Aralık 2018… https://temeldemirer.blogspot.com/2018/12/insani-insanlastiran-degerler-ask-sanat.html

x) Temel Demirer, “Umutsuzluğun Korkularına Son Vermek”, Kaldıraç, No:247, Şubat 2022… https://temeldemirer.blogspot.com/2022/02/umutsuzlugun-korkularina-son-vermek1.html

xi) Temel Demirer, “İnsan(lık)ı Yazmak Hâl(ler)i”, Kaldıraç, No: 234, Ocak 2021… https://temeldemirer.blogspot.com/2021/08/insanliki-yazmak-halleri.html

xii) Temel Demirer, “… ‘Theatrum Mundi’ ya da İnsan(lık) Dekadansında, ‘Nasılsınız’?”, Güney Kültür Sanat Edebiyat Dergisi, No:102, Ekim-Kasım-Aralık 2022… https://temeldemirer.blogspot.com/2022/10/theatrum-mundi1-ya-da-insanlik.html

xiii) Temel Demirer, “Ölüm Hakkında”, Kaldıraç, No:121, Mayıs 2011… https://temeldemirer.blogspot.com/2012/04/olum-hakkinda.html

xiv) Temel Demirer, “Kork(ma)mak ve Özgürlük Üzerine”, Güney Dergisi, No:107, Ocak-Şubat Mart 2024… https://temeldemirer.blogspot.com/2024/01/korkmamak-ve-ozgurluk-uzerine.html

[4] José Saramago, Görmek, çev: Aykut Derman, Can Yay., 2008.

[5] Fyodor Dostoyevski, Suç ve Ceza, çev: Sabri Gürses, Can Yay., 2015, s.261.

[6] José Mauro de Vasconcelos, Şeker Portakalı, çev: Aydın Emeç, E Yay., 1975.

[7] Ahmet Güneş, “Bazı Berhavalar”, Yeni Yaşam, 25 Kasım 2023, s.10.

[8] Wolfgang Borchert, Kapıların Dışında, çev: Behçet Necatigil, Can Yay., 2021, s.76.

[9] Jacques Lacan, Ronald David Laing, Benlik ve Ötekiler, çev: Beyza Konuk, Albaraka Yay., 2020, s.11

[10] Karl Marx, İntihar Üzerine, çev: Barış Çoban-Zeynep Özarslan, Yeni Hayat Yay., 2006.

[11] Paulo Coelho, Zahir, çev: Ayşegül Hatay, Can Yay., 2005, s.138.

[12] Arzu Erkan, “Depresyon Pandemisi”, Birgün Pazar, 5 Kasım 2023, s.11.

[13] “Japonya’da 2023’te 21 Bin 818 Kişi İntihar Etti”, 27 Ocak 2024… https://www.avrupademokrat3.com/japonyada-2023te-21-bin-818-kisi-intihar-etti/

[14] Adnan Binyazar, “Yalnızlaşma Duygusu”, Cumhuriyet, 22 Eylül 2023, s.12.

[15] Yuval Noah Harari, Hayvanlardan Tanrılara Sapiens-İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi, çev: Ertuğrul Genç, Kolektif Kitap, 2017, s.150

[16] Gilles Deleuze, Proust ve Göstergeler, çev: Ayşe Meral, Kabalcı Yay., 2004.

[17] Chuck Palahniuk, Dövüş Kulübü, çev: Elif Özsavar, Ayrıntı Yay., 2001.

[18] Paul Lafargue, Tembellik Hakkı, çev: Hasan İlhan, Alter Yay., 2013.

[19] Eduardo Galeano, Biz Hayır Diyoruz, çev: Bülent Kale, Metis Yay., 2008.

[20] “Bir Değersizlik Sistemi Olarak Kapitalizm”, Özgür Gelecek, No:295, 8 Kasım- 21 Kasım 2023, s.19.

[21] Cem Somel, “David McNally: Tek Ümidimiz Dünya Çapında Dayanışma”, Birgün, 14 Şubat 2024, s.14.

[22] Ergin Yıldızoğlu, “Uygarlık Canavarlaşıyor”, Cumhuriyet, 27 Kasım 2023, s.11.

[23] W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.344.

[24] Ergin Yıldızoğlu, “Küreselleşme’den ‘1984’e”, Cumhuriyet, 21 Eylül 2023, s.9.

[25] George W.F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev: Aziz Yıldırım, İdea Yay., 2010.

[26] Karl Marx, 1844 Elyazmaları, çev: Murat Belge, Birikim Yay., 2013.

[27] Karl Marx, Grundrisse: Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma, çev: Sevan Nişanyan, İletişim Yay., 4. baskı, 2014.

[28] “İnsanın bütün gücünü geçim araçları arama işinde harcaması: İşte, ‘küçük burjuva’ duygularının kökü budur. Sürekli maddi geçim kaygısı, insanı güçsüz, kafasız ve zavallı eder; onu, sevmekten, hatta nefret etmekten aciz bir yaratık yapar; bu kaygı biraz hafiflesin diye özgür iradesinden arta kalan son parçayı da her an fedaya hazır bir yurttaş hâline getirir.” (Georgiy V. Plehanov, Sanat ve Toplumsal Yaşantı, çev: Cenap Karakaya, Sosyal Yay., 1987, s.98.)

[29] Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu, çev: Nilgün Tutal-Ferda Keskin, Ayrıntı Yay., 2021.

[30] David T. Courtwright,Bağımlılık Çağı-Kötü Alışkanlıklar Nasıl Büyük Bir Sektöre Dönüştü?, çev: Faik Cem Arı, Albaraka Yay., 2021.

[31] Celaleddin Vatandaş, Modern Çöküş, Açılım Kitap Yay., 2015, s..43.

[32] “Sürü insanının bütün kaygısı ‘Sürüce ayakta durmaktır’; sürü teki pasiftir ve her türlü yaratıcılıktan yoksundur.” (İoanna Kuçuradi)

[33] “Bonus animus laesus gravius multo irascitur/ İyi bir insan incindiğinde, öfkesi ağır olur.” (Publilius Syrus, B66, Latince Güzel Sözler Antolojisi, çev: Çiğdem Dürüşken, Alfa Yay., 2015.)

[34] Fyodor Dostoyevski, Stepançikovo Köyü, çev: Nihat Yalaza Taluy, İş Bankası Yay., 2010, s.109.

[35] Andrey Tarkovski, Zaman Zaman İçinde-Günlükler (1970-1986), çev: Seda Kervanoğlu, Afa Sinema, 1994.

[36] Emil Michel Cioran, Çürümenin Kitabı, çev: Haldun Bayrı, Metis Yay., 2016.

[37] “Tarihteki rolümüzün sınırlarını tanımak, sınırsızlığını hissetmek belki, ya da o sınırlar karşısında küçülmek. Ben bunların hiçbirinden korkmam, diyen var mı? İnsandan korkmayan insan olur mu? İnsan insandan korkarken kendisinden de korkmaz mı?” (Georgiy V. Plehanov, Tarihte Bireyin Rolü Üzerine, çev: Nahide Özkan, Yazılama Yay., 2014, s.7.)

[38] “Bilinç, bir insanın başına gelebilecek en yüce, en erdemli beladır.” (Lev Nikolayeviç Tolstoy.)

[39] William Saroyan, Ödlekler Cesurdur, çev: Ohannes Kılıçdağı, Aras Yay., 2010, s.18.

[40] Jack London, Bir Alkoliğin Anıları, çev: Osman Çakmakçı, Bordo Siyah Yay., 2013, s.7.

[41] “İnsanlar ikiye ayrılırlar: Başkaları için yaşayanlar, Başkaları sayesinde yaşayanlar. Sorun olanlar, çözüm olanlar. Ümit kıranlar, ümit verenler. Dert üretenler, deva üretenler. Şikâyet edenler, çare bulanlar. İki insandan biri dert küpü olur çıkar, diğeri deva küpü. Biri şikâyet üretir, öbürü çare. Biri yük olur, öbürü yük taşır.” (JohnSteinbeck)

[42] “Ölüleri ararken, ben yaşayanlardan başka bir şey göremiyorum.” (Honoré de Balzac.)

[43] “Yaşlanmış insanlar ne zaman, ne kadar sıklıkla ve ne kadar güçlü şekilde kendilerini mutlu hissetmiş olduklarını düşünmeye çabaladıklarında, bu mutluluğu her şeyden önce çocukluklarında ararlar ve bunda haklıdırlar, mutluluğu deneyimlemek için, öncelikle zamandan, böylelikle hem korkudan hem de umuttan bağımsızlık gerekir, bu yetenek de yıllar geçtikçe insanların çoğunda yitip gider.” (Hermann Hesse, Mutluluk, çev: Kamuran Şipal, Yapı Kredi Yay., 2021.)

[44] “Ah! Ölümü, doğanın en güzel icadı olarak görmeyenler, onu umutla beklemeyenler, kendilerini mutsuz kılan şeyin değerini hiç de bilmiyorlar! İster mutlu bir yaşamı taçlandırsın, ister bir ihtiyarın bıkkınlığına ve yorgunluğuna son versin, ister çiçeği burnunda bir delikanlıyı en umut verici çağında alıp götürsün, ister çocuğu tecrübe yaşlarından önce istesin, ölüm herkes için bir sondur, çokları için bir kurtuluş, kimileri için son bir dileğin yerine getirilmesidir; ona daha büyük minnet borcu olanlar da ölümün gelmesi için yalvarmadan önce onu kabul edenlerdir. Ölüm, efendisine rağmen köleyi azat eder; ölüm zincirlerinden kurtarır onu; ölüm, eğilmez bir iktidarı zorbaca elinde tutanlara açar zindanlarını; ölüm, aklı fikri vatanlarında olan sürgünlere, bir toprak altında olduğu gibi bir başka toprak altında da dinlenilebileceğini gösterir; talih bütün insanların ortak olduğu zenginlikleri iyi bölüştürmeyip de, eşit haklarla doğan insanları birbirinin buyruğu altına koyduğu zaman, ölüm eşitliği sağlar.” (Seneca, Teselliler, çev: Kenan Sarıalioğlu, Islık Yay., 2016.)

[45] Eric Hobsbawm, Tuhaf Zamanlar, çev: Saliha Nilüfer, İletişim Yay., 2006.

[46] Friedrich Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde, çev: Mustafa Tüzel, İş Bankası Yay., 2018.

[47] Louis Ferdinand Celine, Gecenin Sonuna Yolculuk, çev: Yiğit Bener, Yapı Kredi Yay., 2004, s.427.

[48] “Şarkısıyla ölümü bile yenen Orpheus yetinemez sevgilisini geri almakla, yeraltı ülkesinin ‘gizini’ öğrenmek ister. Dönüp bakacaktır: Yitirse de... Özgürlük yitirmeyi göze almayı gerektirir çünkü. Dünya dönüştürülmeden insanca yaşama olanağı yoktur.” (Ahmet Oktay, Bir Arayış’ın Yazıları, Bir Yazı’nın Arayışları, YAZKO Yay., 1981)

[49] Eduardo Galeano, Yürüyen Kelimeler, çev: Bülent Kale, Çitlembik Yay.,2003.

[50] Henri Lefebvre, Modern Dünyada Gündelik Hayat, çev: Işın Gürbüz, Metis Yay., s.144.

[51] Michel de Montaigne, Denemeler, çev: Sabahattin Eyüpoğlu, İş Bankası Kültür Yay., 2008.

[52] “En çok söz dinleyen çocuklarınızı seversiniz, itaat eden eş ve sevgililerinizi, sizi açıkça eleştirmeyen arkadaşlarınızı seversiniz. Devlet de aynı sizin gibi davranıyor, niye şaşırıyorsunuz?” (Süreyya Karacabey.)

[53] “Bir öğreti ne kadar mantıksız olursa olsun, toplum tarafından kabul edilerek güç kazandığı zaman, milyonlarca insan kendilerini dışlanmış ve izole edilmiş hissetmektense, ona inanmayı tercih edecektir.” (Erich Fromm)

[54] Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu, çev: Hazal Deliceçaylı-Ferda Keskin, Ayrıntı Yay., 1997.

[55] “İtaat eden sırası geldiğinde kendine itaat ettirir.” (Emil Michel Cioran, Çürümenin Kitabı, çev: Haldun Bayrı, Metis Yay., 2010.)

[56] “Ne zaman ki özgür bir toplumda lider, halkı hor görmeye başlarsa bütün insanların aptal olduğu yönündeki o yanlış ve ölümcül teoriye er geç kapılarak önünde sonunda yenilgiye uğrar.” (Eric Hoffer, Kesin İnançlılar, çev: Erkil Günur, İm Yay., 2005.)

[57] “Eğer tanrının yokluğunda, hırsızlık, tecavüz ve cinayet suçlarını işleyeceğinizi onaylıyorsanız, ahlâksız bir insan olduğunuzu ifşa etmiş olursunuz.” (Michael Shermer.)

[58] Fyodor Dostoyevski, Yeraltından Notlar, çev: Nihal Yalaza Taluy, İş Bankası Kültür Yay., 2008, s.14.

[59] Rahmi Öğdül, “Dikkat! Umut Halüsinatiftir”, Birgün, 23 Şubat 2024, s.15.

[60] José Saramago, Körlük, çev: Işık Ergüden, Kırmızı Kedi Yay., 2022, s.213.

[61] “Neden bu kadar duygularına mahkûmsun? Aslında, gerçek devrimi kendi kendimize yaratmak zorundayız. Alışkanlıklarımız, önyargılarımız, duygularımız kadar büyük başka düşmanımız yok aslında.” (Fyodor Vasiliyeviç Gladkov, Çimento, çev: Nadiye R. Çobanoğlu, Yar Yay., 2011.)

[62] “İşte sen de fazla olan ne varsa at, eğri büğrü olanı düzelt, karanlık olan her şeyi temizle ve parlat; erdemin ilâhi ışıltısı senin için ışıldayana dek.” (Pierre Hadot, Plotinos ya da Bakışın Saflığı, çev: Özcan Doğan, Doğu Batı Yay., 2016.)

[63] Ulus Baker, Sanat ve Arzu, İletişim Yay., 2014.

[64] Eduardo Galeano, Ve Günler Yürümeye Başladı, çev: Süleyman Doğru, Sel Yay., 2013.

[65] “Kolay elde edilmiş bir saadet mi, yoksa insanı yücelten ıstırap mı daha iyidir? Evet, hangisi daha iyi?” (Fyodor Dostoyevski, Yeraltından Notlar, çev: Nihat Yalaza Taluy, İş Bankası Yay., 2008, s.137.)

[66] “Tanıdığım en güzel insanlar yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi, kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş insanlardır. Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar; onlar oluşurlar...” (Egon Schiele.)

[67] “İnsanlar yavaş yavaş inanmamayı, güvenmemeyi, sevmemeyi ve kronik şüpheci olmayı öğrenir. Bu gerçekleştiğinde artık ne yazık ki çok geçtir. İnsanların ‘tecrübe’ dediği şey budur. Kalbiyle bağlantısını kesmiş bir insana ‘tecrübeli’ denir.” (Sigmund Freud)

[68] Jean-Paul Sartre, Sartre ile Sartre Hakkında, çev: Yücel Göktürk, Metis Kitap, 2017, s.48.

[69] Andrey Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman, çevÇ Füsun Ant, Agora Kitap., 2008.

[70] “Size sesleniyorum cümle insanlar! Ne olursa olsun dininiz, milliyetiniz, bırakın kavgayı, kini, garezi, atın silahları ellerinizden… Unuttuk sevmeyi sevilmeyi, bir çaba ki tükenmek bilmez… Evrende kardeşçe yaşamak varken, neden korkuyoruz birbirimizden?” (Jack London.)

[71] Epiktetos, Düşünceler ve Konuşmalar, çev: Burhan Toprak, İnkılap ve Aka Kitap, 1967.

[72] Kapitalizm koşullarında “İnsan 16 yaşındayken dünyayı değiştireceğini düşünür. 18 olduğunda düşünceleri sert bir kayaya çarpar. 20 yaşına geldiğinde hiçbir şey değiştiremeyeceğini anlar. 25 yaşına geldiğinde ise dünyanın onu değiştirdiğini fark eder. Ve insan 25 yaşında ölür, 75 yaşında gömülür,” diyen Andrey Tarkovski haksız mı?

[73] “İnsanlık henüz gelişmedi, ve biz henüz işçilerin, tarım emekçilerinin, köylülerin, asker temsilcilerinin sovyetlerinden daha üstün ve daha iyi bir hükümet şekli bilmiyoruz.” (V. İ. Lenin)

[74] “Tüm farklılıklarımıza rağmen birlikte yaşayabilmek; piyasaya karşı, totalitarizmlere karşı insan öznesi olduğumuz zaman mümkün olabilir.” (Alain Touraine, Modernliğin Eleştirisi, çev: Hülya Tufan, Yapı Kredi Yay., 1995.)

[75] Güray Öz, “İthaka’ya Ulaşmak İstersen”, Birgün Pazar, 25 Şubat 2024, s.8.

[76] Yılmaz Odabaşı, Ey Hayat-Bütün Şiirleri 5, Nemesis Kitap, 2000.